Share This Article
Halit Gülşen
Uluslararası ilişkiler bağlamında dünyanın gözü, 7-8 Temmuz’da Ankara’da düzenlenecek olan NATO zirvesine çevrilmiştir. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump’ın göreve geldiği andan itibaren NATO’ya yönelik eleştirilerinden henüz sönümlenen İran-Amerika/İsrail savaşına, sürekli ivme kazanan Ukrayna-Rusya savaşından NATO’nun yeni tehdit algılarına ve Avrupa’nın yeni güvenlik mimarisine kadar birçok başlık, Ankara zirvesini sıradan bir zirve olmanın ötesine taşımaktadır. Diğer taraftan Türkiye’nin jeopolitik konumu, tarihi ve kültürel mirası ile Ukrayna, İran ve Avrupa güvenliği gibi hayati başlıklarda etki yaratabilme kapasite ve kabiliyeti, mevcut konjonktürde NATO içindeki konumunu daha kritik bir hale getirmektedir.
Ancak Ankara’da düzenlenecek tarihi NATO zirvesi sadece üye ülkeleri değil, NATO’nun tehdit algısında yer alan ülkeleri de yakından ilgilendirmektedir. Bu ülkelerin başında ise hiç şüphesiz Rusya gelmektedir. Ukrayna-Rusya savaşında birçok NATO ülkesinin Ukrayna’ya verdiği askeri, siyasi ve ekonomik destek ile zirveye çıkan Rusya ve Batı Bloğu arasındaki güç mücadelesi, giderek daha şiddetli bir hal almaktadır. Nitekim NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin neredeyse her açıklamasında yaptığı Rusya merkezli tehdit vurgusu ve Rus temsilcilerden aynı tonda yükselen açıklamalar ve karşılıklı eylemler, sürecin giderek daha sert bir zemine kayacağını göstermektedir. Tam bu noktada ise Türkiye büyük bir sınama ile karşı karşıyadır. NATO’nun içinde daha etkin bir konuma gelirken, NATO’nun en büyük tehdit unsuru olarak konumlandırdığı komşusu Rusya ile ilişkileri dengede tutmak, Türkiye’nin önümüzdeki dönemde dış politikadaki en büyük sınamalarından biri olacaktır.
Bu aşamada ilk olarak şöyle bir argüman öne sürülebilir: “Türkiye NATO’ya yeni üye olmamıştır, 74 yıldır zaten NATO üyesidir. Rusya da, Sovyetler Birliği döneminden beri NATO’nun en büyük tehdit tanımlamalarının odağında yer almaktadır. Bu nedenle aslında değişen bir şey yoktur.” Ancak konjonktürü ve değişen dünya dengelerini göz ardı ederek yapılacak böyle bir değerlendirme eksik kalacaktır. Türkiye açısından çift kutuplu ya da tek kutuplu dünya düzeninde NATO üyesi olmakla, çok kutuplu dünya düzenine doğru hızlı bir geçişin yaşandığı konjonktürde NATO üyesi olmak aynı şey değildir. Uluslararası sistemin hızla yıprandığı ve zayıfladığı, Batı ittifakının kendi içinde farklı tartışma ve çıkar çatışmalarına sürüklendiği, NATO ve Rusya arasındaki çatışmaların merkezinin Türkiye’nin yakın çevresine kaydığı, Rusya ve Çin’in birlikte hareket ederek çok kutupluluğu dayattığı bir konjonktürde, Türkiye’nin NATO nezdinde üstleneceği sorumlulukların (bu sorumlulukların ne olacağı ya da ne olması gerektiği ayrı bir değerlendirme konusudur) siyasi, askeri ve ekonomik maliyeti süreç yönetimine bağlı olarak katlanmaya ya da azalmaya müsait bir tabloyu karşımıza çıkarmaktadır.
Bu aşamada süreç yönetiminin ne kadar önemli olduğu ise Türkiye-Rusya ilişkilerinin yakın tarihinde yaşanan örneklerle doludur. Kısaca hatırlamak gerekirse, Türk hava kuvvetlerinin sınır ihlali yapan Rus jetini vurmasıyla 2015 yılında yaşanan uçak krizi ve 2020’de Suriye’deki Rus unsurlarının İdlip/Balyun’da Türk askerlerinin bulunduğu binaya yaptığı hava saldırısı sonrasında 34 askerin şehit edilmesi ikili ilişkilerde büyük bir krize sebebiyet vermiştir. Buna karşılık 2018’de Suriye’de çatışmaları sınırlandıran Soçi anlaşmasının imzalanması ve 2022’de Ukrayna savaşı nedeniyle ortaya çıkan tahıl krizini sonlandırmak için oluşturulan tahıl koridoru, iki ülkenin iş birliğini güçlendirdiğinde ciddi sorunları sönümlendirebileceğini göstermiştir.
Daha geniş bir perspektiften bakıldığında ise Türkiye-Rusya ilişkileri ünlü Rus ressam Vasiliy Kandinskiy’in tablolarını anımsatmaktadır. Soyut resmin öncülerinden kabul edilen Kandinskiy’in eserlerini diğerlerinden ayıran temel özellik şudur: Resimleri ilk bakışta çok dağınık ve kaotik bir görüntü verir. Ancak resimlerinde kullandığı renkler, çizgiler ve şekiller arasında bilinçli bir düzen vardır. Dışarıdan görünen karmaşa, içeride çok hassas bir dengeyi muhafaza eder.
Bu bağlamda Türkiye-Rusya ilişkileri de dışarıdan bakıldığında oldukça karmaşık bir görüntü sergilemektedir. Ukranya krizinde farklı pozisyonlarda olan iki ülke, aynı zamanda Karadeniz’in güvenliğinde başat rol oynamaktadır. Rusya Suriye’de yıllarca Esed rejimini savunurken, Türkiye ise Suriye’de muhalifleri destekleyerek, askeri unsurlarını aracılığıyla güvenli bölge inşa etmiştir. Ancak bu durum iki ülkenin Soçi anlaşması gibi bir süreci hayata geçirmesini engellememiştir. Taraflar Libya ve Karabağ sorunu gibi çatışma alanlarında farklı cephelerde yer alırken, ticaret ve enerji alanındaki iş birliği artarak devam etmiştir. Türkiye NATO üyesi bir ülke olarak Rusya’dan S-400 hava savunma sistemlerini satın alırken, nükleer enerji konusunda ilk iş birliğini de yine Rusya ile yapmayı tercih etmiştir. Tıpkı Kandinskiy’in tablolarındaki gibi dışardan bakıldığında bir karmaşa ve çelişki görüntüsü veren bu durum, aslında kendi içinde hassas bir dengeyi barındırır. Çünkü gerilim ve iş birliği aynı anda varolabilmektedir. Rekabet ve iş birliği birbirini her zaman dışlamaz. İlişkileri kriz zamanlarından sonra bile ayağa kaldıran ise, özellikle liderler bazında, bu hassas dengenin sürekli gözetiliyor olmasıdır.
Ancak küresel ve bölgesel düzlemde yaşanan dönüşümlerin NATO’nun stratejilerine de doğal olarak sirayet etmesi, Türkiye-Rusya ilişkilerinde var olan söz konusu hassas dengenin gözetilmesini daha zorlu bir hale getirecektir. Nitekim Batılı liderler tarafından Türkiye’nin NATO içindeki konumuna dair artan vurgu ve hassas konularda Türkiye’nin askeri gücüne olan ihtiyacın artması, bu yönde yaşanacak önemli gelişmelerin arifesinde olduğumuza işaret etmektedir. Söz konusu bu tablo dikkate alındığında, 2000’li yıllardan günümüze kadar devam eden süreçte Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in, ilişkilerin geliştirilmesi için sarfettiği büyük çabanın aynı oranda tarafların siyaset, diplomasi ve bürokrasisine daha fazla sirayet etmesi büyük önem arz etmektedir. Aksi takdirde, yeni süreçte ortaya çıkabilecek sorun ve krizlerin lider diplomasisi ile çözülemeyecek bir noktaya sürüklenerek, içinden çıkılması zor bir girdaba dönüşmesi kaçınılmaz olacaktır.
Yazar Hakkında: Halit Gülşen, 2006 yılında Ankara Üniversitesi Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden lisans derecesi almıştır. Ardından Ankara Üniversitesi Ermeni Dili ve Kültürü Anabilim Dalı’nda yüksek lisans bölümünde ders sürecini başarıyla tamamlamış, ancak tez aşamasında programdan ayrılmıştır. TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi’nde Güvenlik Çalışmaları alanında yüksek lisans derecesini tamamlayan Gülşen, Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları Bölümü’nde doktora adayı olarak son dönemindedir.
Profesyonel çalışma hayatına 2009 yılında Avrasya İncelemeleri Merkezi’nde (AVİM) araştırmacı olarak başlayan Gülşen, 2012–2015 yılları arasında Anadolu Ajansı’nda (AA) diplomasi muhabiri olarak görev yapmıştır. Gülşen 2015-2018 yılları arasında Cumhurbaşkanlığı Uluslararası İlişkiler Başkanlığı’nda, 2018-2021 döneminde ise Cumhurbaşkanlığı Güvenlik İşleri Genel Müdürlüğü’nde uzman olarak çalışmıştır. 2021 yılı sonunda Türkiye’nin Kırgızistan-Bişkek Büyükelçiliği’ne İletişim Müşavir olarak atanan Gülşen, 2025 sonuna kadar görevine devam etmiştir. 2026 yaşından itibaren devlet görevinden ayrılan Gülşen, akademik çalışmalarına devam etmektedir.
Çalışmalarında uluslararası güvenlik ve Rusya/Avrasya coğrafyası üzerine yoğunlaşan Gülşen Rusça, Ermenice ve İngilizce bilmektedir.

