Share This Article
Trump NATO’nun Ağırlık Merkezini Türkiye’ye Devretmeye Hazırlanıyor
M. Evren EKEN
7-8 Temmuz’da Ankara’da toplanacak olan NATO Zirvesi, ittifakın tarihinde basit bir ev sahipliği nöbetinden çok daha fazlasını ifade ediyor. ABD Başkanı Trump’ın bizzat katılımı ve Genel Sekreter Rutte ile birlikte aylardır Türkiye’ye yönelttikleri stratejik övgüler, diplomatik bir nezaketten ziyade yaklaşan büyük bir değişimin habercisi. Ana akım analizler bu zirveyi siyasi ve ekonomik bir “stres testi” olarak yorumlasa da, aslında transatlantik güvenlik mimarisinde yapısal bir dönüşüm söz konusu. Batı, iç çelişkilerini yönetmek ve kendi başına taşıyamadığı askeri maliyetleri paylaşmak için Türkiye’yi merkeze alan yeni bir kurgu inşa etmeyi planlıyor.
Bu dönüşümün doktriner kodları, ABD ulusal güvenlik tarihindeki iki kurucu belge üzerinden okunabilir. Soğuk Savaş’ın jeopolitik çerçevesini çizen 1950 tarihli NSC-68 raporu, ABD merkezinde şekillenecek küresel bir kalkan öneriyordu. Sovyet yayılmacılığına karşı Türkiye’nin NATO’ya üyeliği de bu anlamda ABD’nin “çevreleme” (containment) vizyonu için operasyonel bir zorunluluktu. Bugün ise Trump yönetiminin ilan ettiği 2026 Ulusal Savunma Stratejisi (NDS 2026) bu küresel kalkanı daraltmaktadır. “Önce Amerika” ilkesini merkeze alan NDS 2026, Washington’ın taahhütlerini küçülttüğü, angajman maliyetlerini bölgesel ortaklara devrettiği ve mübadeleci (transactional) bir güvenlik mimarisi kurduğu yeni bir dönemi temsil etmektedir. Yani Türkiye, 1952’de Amerika’nın Sovyetler’i güneyden çevreleme amaçlı genişlemeci stratejisinin bir gereği olarak ittifaka dahil edilirken; 2026’da Amerika’nın kendi kıtasına çekilme vizyonunun bir sonucu olarak ittifakın operasyonel ağırlık merkezi olarak düşünülmektedir.
Ancak bu noktada derin bir tarihsel ironi söz konusudur. Zira Türkiye’nin NATO’ya katılımı pürüzsüz bir diplomatik sürecin değil, çift taraflı bir dışlama sürecinin ürünüydü. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Sovyetler Birliği, aradaki muazzam güç asimetrisine güvenerek Ankara’nın Sovyet taleplerine boyun eğmekten başka çaresi olmadığını düşünüyordu. Nitekim Kruşçev anılarında, Stalin ve Beria’nın hoyrat politikaları için bir itirafta bulunarak, “Türkleri korkutup Amerikalıların kollarına teslim etmeyi başardılar” diyordu. Ne var ki Türkiye’nin ittifaka girişini Moskova kadar NATO’nun kurucu üyeleri de engellemeye çalışıyordu. Söz gelimi 1952 yılına kadar İngiliz devlet aklı, Türkiye’yi Kuzey Atlantik yapısına eşit bir müttefik olarak kabul etmeyi reddetmekte ve yalnızca Orta Doğu’daki çıkarlarını koruyacak çeper bir operasyonel aktör statüsünde düşünüyordu. NATO’nun İskandinav kurucuları ise (Norveç, Danimarka, İzlanda) Avrupalı kabul etmedikleri bir ülke için Sovyetlere karşı risk almayı reddederek ittifakın coğrafi-kültürel homojenliğini Türkiye’nin üyeliğine karşı savunuyordu. ABD’de ise Türkiye’ye karşı Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma derin önyargılar hakimdi.
Türkiye cephesinden bakıldığında ise NATO üyeliği, salt askeri bir ittifakın güvenlik şemsiyesi altına girmekten ibaret değildi. Bu entegrasyon, Osmanlı’nın son döneminden beri süregelen eşit ve modern, Batılı bir egemen devlet olarak tanınma ve buna dayalı uluslararası güvence elde etme gayesinin de kurumsal bir tezahürüydü. Tüm bunların üzerine bugün gelinen noktada muazzam bir jeopolitik tezat yaşanmaktadır. Yetmiş yıl önce Türkiye’yi ittifaktan dışlamaya çalışan, AB üyeliğine halen direnen ve çok yakın bir geçmişe kadar Ankara’nın NATO içindeki varlığını yeniden sorgulayan aynı ülkeler; bugün demografik durumlarının kaçınılmaz bir neticesi olarak Güney Kanadı’nın güvenliği hususunda Türk askeri kapasitesine ihtiyaç duymaktadır.
Avrupa liderlerinin hem Trump’ı etkilemek hem de ABD’nin yokluğunda kendilerini savunabilir hale gelmek için başlattıkları militarizasyon çabaları, kıtanın biyolojik gerçeklikleri ile örtüşmemektedir. Söz gelimi Almanya’nın yaş ortalaması 46’ya, İtalya’nınki 49’a dayanmışken ve genç nüfus (15-24 yaş) oranları %10’un altına düşmüşken, Avrupa orduları kronik bir personel krizi yaşamaktadır. Kendi güvenliği için bir “Avrupa ordusu” kurmakta hem demografik hem de sosyopolitik olarak zorlanan kıta için yaş ortalaması 34 olan ve 12 milyonu aşkın genç nüfusuyla yüksek mobilizasyon kapasitesine sahip Türk Silahlı Kuvvetleri ittifakın yegane askeri omurgası olarak belirginleşmektedir.
Ancak Türkiye, Avrupa’nın bu yapısal acziyetini, ittifak içi hiyerarşinin mutlak surette değiştiğine dair yanıltıcı bir “hegemonik zafer” veya rövanşist bir tatmin duygusuyla okumaktan imtina etmelidir. Örneğin, 18 Haziran Brüksel toplantısının ardından şekillenen kimi analizler, artan konvansiyonel kapasite hedeflerini vurgulayan “NATO 3.0” konseptini peşinen Türkiye’nin stratejik zaferi ve “yön veren aktör” konumu olarak kutlamaktadır. Bu durum, aslında ABD’nin Avrupa’daki askerlerini çekeceği gerçeğinin bir neticesidir. Batı liberal düzeni, yaşlanan merkezinin fiziksel güvenliğini sağlamak için asimetrik bir külfet paylaşımına (burden-shifting) gitmektedir. Üstelik bu külfet paylaşımı salt demografik değil, aynı zamanda politiktir; Ankara Zirvesi’nde tüm üyelere dayatılacak yeni GSYİH savunma harcaması hedefleri ve milyarlarca dolarlık ihaleler, ittifakın güvenlik krizlerini bir sermaye birikim modeline dönüştürmektedir. Dolayısıyla NATO’nun yeni ağırlık merkezine yönelik beklenen değişimi, getireceği siyasi ve ekonomik külfet nispetinde okurken, operasyonel merkeziyet ile stratejik merkeziyetin farkına da dikkat etmemiz gerekmektedir.
Bu anlamda Türkiye için bu yeni jeopolitik denklem yönetilmesi gereken riskler barındırdığı kadar, stratejik özerklik yönündeki çabalara destek olabilecek fırsatlar da sunmaktadır. İlk olarak, zirvenin getirdiği rol Türkiye’nin çok kutuplu dış politikasında uzun süredir hedeflediği stratejik özerklik arayışına ciddi lojistik ve diplomatik kaldıraçlar sağlayabilir. Batı’nın askeri ihtiyacı, hem ithalat hem de ihracat açısından Türkiye’nin savunma sanayii kısıtlamalarının esnetilmesi, uluslararası ortak üretim projelerinde liderliği üstlenmesi, karar alma mekanizmalarındaki veto gücünü artırması ve özellikle Adalar Denizi ile Doğu Akdeniz’deki egemenlik haklarını Batı’nın sınırlayıcı reflekslerine karşı dokunulmaz kılması için politik bir zemin hazırlamaktadır.
Buna karşın, Türkiye’nin Avrupa’nın pasif kalkanı olma rolünü kesinlikle reddetmesi ve stratejik itidal (strategic restraint) sergilemesi şarttır. Zira ABD’nin çekildiği veya Avrupa’nın koruyamadığı bir güvenlik vakumunu NATO misyonu adı altında doldurmak, bağımsız bir güç projeksiyonu değil, Türkiye’nin aktif tarafsızlık siyasetini aşındırabilecek bir aşırı yayılma olasılığıdır.
Sonuç olarak, NATO 3.0 konsepti ve ABD’nin Avrupa’dan çekilme sinyalleri, Türkiye için peşinen kutlanacak bir başarı değil, çok çetin bir müzakere masası silsilesidir. Türkiye, 7-8 Temmuz Zirvesi’nde kendisine sunulması muhtemel rol ve yükü, bölgesel stratejik özerkliğini Batı’ya tescil ettirmek için bir kaldıraç olarak kullanmalıdır. Zira Türkiye’nin gerçek stratejik kazancı, Batı’nın krizlerinin asimetrik maliyetini üstlendiği bu yeni yapıda yükü ne kadar taşıdığıyla değil, aktif tarafsızlık siyasetini koruyarak bu yük karşılığında Avrupa-Atlantik mimarisinden ne kopardığıyla ölçülecektir.

