LİBYA İLE AFGANİSTAN ARASINDA SALLANAN KÖPRÜLER

ARTICLES CURRENT AFFAIRS

Mehmet Fatih Ceylan

SON OTUZ YILDA NELER OLDU?

1990 Ağustos ayında Saddam Hüseyin Kuveyt’i işgal ettiğinde ABD etkili çok taraflı diplomasi kulvarını kullanarak bölge ülkeleri dahil çok geniş çaplı bir gönüllüler koalisyonunu meşru bir zeminde seferber edebilmişti. O yıllarda SSCB çökmüştü, Rusya iç sorunlarına odaklanmıştı ve Çin halen uyuyan bir devdi. Dönemin koşulları, I. Körfez Savaşında ABD öncülüğündeki Batı dünyasının hareket alanını geniş tutmasına müsaitti. Sonuçta, Irak ordusu Kuveyt’ten çıkarıldı, işgale son verildi. BM de yapılan harekatın arkasında durdu.

Bunu takip eden süreçte Ortadoğu, baskıcı rejimlerin kendi bünyelerindeki ve aralarındaki yapısal sorunlara çözüm getirememiş olmakla birlikte nispeten sakin bir döneme girdi. Ortadoğu’daki ezeli Arap-İsrail gerilimi yine gündemdeydi ve değişik zaman dilimlerinde çatışmalara varan bu ihtilaf son bulmamıştı. Transatlantik camia Balkan sorunlarıyla meşguldü. Gerek Merkezi ve Doğu Avrupa Ülkelerinin Batılı kurumlarla bütünleştirilmeleri, gerek geniş Ortadoğu coğrafyasında Batıya yakın görülen ülkelerle ortaklık ağları kurulması ve Rusya Federasyonuyla olumlu ve çatışmasız bir gündem üzerinden ilişkilerin ilerletilmesi temel hedefler arasındaydı. Suriye’de Hafız Esad, Libya’da Kaddafi işbaşındaydı. Irak kaotik bir ortama sürüklenmişti. Afganistan’da bilahare Taliban’a evrilecek Mücahidin güçleri SSCB’ye karşı savaşı kazanmıştı, ancak ülkelerindeki barış ve huzuru sağlayamamışlardı.

Soğuk Savaşın kazanılmasıyla birlikte iki kutuplu dünyanın son bulmuş olması özellikle Batılı ülkelerde gözle görülür bir rahatlama yaratmıştı. Artık barıştan önemli bir pay almanın zamanı gelmişti. Nihai hedef elbette arslan payını almaktı. Soğuk Savaş ertesi dönemin nispeten umut veren gelişmelerini sekteye uğratan iki kritik gelişme güvenlik ortamının kökten değişime uğramasına yol açtı.

Taliban’ın bağrından çıkan El Kaidenin 11 Eylül 2001 tarihinde ABD’yi evinde vurması üzerine Amerika’nın öncülüğünde terörle savaş dönemi başladı. ABD, arkasında yine hatırı sayılır uluslararası bir destekle Afganistan’a müdahale etti; bilahare ISAF operasyonunu başlattı. Bununla da yetinmedi 2003 yılında ‘kitle imha silahları ürettiği/stokladığı’ safsatası altında Irak’a ikinci askeri müdahaleyi gerçekleştirdi.

II. Körfez savaşı George W. Bush yönetiminde ABD’nin tek yanlı müdahalelerinin kapısını açtı ve transatlantik dünyada neoconların hoyrat tutumuna bağlı olarak ABD ile Avrupa arasında ciddi bir çatlağın meydana gelmesine zemin oluşturdu. Bunun yanında Ortadoğu’da zaten pamuk ipliğine dayanan dengeler altüst oldu, Balkanlardaki kriz ve çatışmalar ertesinde Türkiye’nin çevresi yeniden istikrarsızlığa sürüklendi. Bu dönemde henüz stratejik rakip olmasa da kendi bünyesindeki zafiyetlerle boğuşan Rusya’nın ve o zamanki statükoya meydan okuyan, sekter anlayışın hüküm sürdüğü İran’ın çevrelenmesi politikası adım adım uygulamaya sokuldu. Afrika’nın Atlas okyanusu kıyılarından Orta Asya’nın derinliklerine kadar uzanan geniş kuşakta istikrarsızlık ve çatışmalar doğuran bir sürecin tohumları atıldı.

2011 yılında Tunus’ta başlayan ve Mağrip olsun, Maşrık olsun etkileri dalga dalga yayılan halk hareketleri kökleri geçmişe uzanan istikrarsızlık ve çatışmaların daha da derinlik kazanmasıyla yeni ve sınamalarla dolu bir dönemin kapısını açtı. Kimi çevrelerce ‘Arap Baharı’ olarak nitelenen bu dönemin özünde baharı barındırmadığı, dış ve güvenlik politikalarında ulusal çıkarları değil, ideolojik ve mezhebi temelleri esas alan bazı yönetimlerce çok geç de olsa anlaşıldı. Halen devam eden çatışma ve istikrarsızlık kuşağının mimarları arasında kendilerine yer arayanlar, hem kendi ülkelerinin, hem civar bölgedeki ülke yönetimlerinin ağır faturalar ödemesinin vebaliyle karşı karşıya kaldılar.

21. yüzyılın ilk çeyreğine damga vuran ve küresel düzeyde ciddi kırılmalara yol açan bu hazin gelişmelere Türkiye’deki yönetim kadrolarının izledikleri politikalar ölçeğinden bakacak olursak etrafımızdaki geniş kuşakta bulunan ülkeler temelinde ortaya çıkan tablonun anahatlarını stratejik sonuçları itibariyle şöylece özetleyebiliriz:

SURİYE

Türkiye-Suriye ilişkileri Hafız Esad döneminde limonîydi. Bugün halen tortularını gördüğümüz Hatay ilimizin Suriye’ye ait olduğu yönündeki hastalıklı düşünceyle birlikte terör kartını kullanmaktan çekinmeyen baba Esad dönemi sona erip, Beşar Esad iktidara geldiğinde ilişkilerin normal bir kulvara girmesi umulmuştu. Beşar Esad’ın 2004’te Türkiye’ye; onuncu Cumhurbaşkanı Sezer’in ise buna karşılık 2005 yılında Suriye’ye yaptığı ziyaretler iki ülke ilişkilerinde yeni umutların yeşermesine neden oldu.

Bu ziyaretleri takiben karşılıklı ziyaretlerin sayısında neredeyse 2011 yılının sonlarına kadar çeşitli düzeylerde karşılıklı ziyaret trafiği sürdü. İlişkiler neredeyse tam normalleşmeye doğru ilerledi. Türkiye’nin yumuşak gücünden azami ölçüde istifade etmeye yönelik bir dış siyasetin izlendiği dönem, bölgede cehennem yelleri estirmekle sonuçlanan Arap Yıkımıyla son buldu. 2012 yılında Suriye’de derinleşen kriz, Beşar Esad’ın izlediği rejim karşıtlarını bastırmaya ve şiddete dayalı siyaset dolayısıyla Türkiye-Suriye ilişkilerinde de büyük kırılmaya meydan verdi.

Baba Esad döneminde de vahşet dolu sahneler vücud bulmuştu. Buna mukabil Türkiye, Şam’daki rejimi devirmek yönünde bir politika değil, diğer bölge ve ilgili bölge dışı ülkelerle olan ilişkilerini ve caydırıcılık gücünü yeri geldiğinde kendi sınırları içinde kullanarak Şam’ın davranışını değiştirmek siyasetini tercih etmişti. İktidar kadroları kriz yeni boyutlar kazandıkça bölge dışı güçlerin de etkisi ve teşvikiyle kendilerine vehmettikleri gücü, sonuçta kaybetmeye mahkum bir ideolojik/mezhebi tutum temelinde kullanmaya karar verdiler. Akılcı, rasyonel hesaplara dayalı bir strateji yerine kendi zihinlerindeki dar kalıplara sığındılar. Orta Asya’ya kadar gerilip, menzili Avrupa üzerinden Atlas Okyanusuna kadar uzaması öngörülen ok, yolda kırıla kırıla Suriye topraklarına düştü. 2014 yılında karşımıza bir de IŞİD belası çıktı.

Geçen süreçte yapılan ana stratejik hataları şöylece toparlayabiliriz:

Komşu bir ülkede rejim devirmeye dönük bir tutum içine girmek Cumhuriyetin temel dış politika yönelimiyle bağdaşmadı. Bu temel yönelimin tersine gidilmesinin doğurduğu acı sonuçlarla halen meşgulüz ve bu durum uzun vadede devam edecektir. Stratejide bir numaralı hata budur.

2014 Haziran ayında IŞİD’in Suriye-Irak’ta alan kazanmaya yönelmesi ve hemen yanıbaşımızdaki Kobani’yi  (Ayn el-Arap) ele geçirmesi karşısında harekete geçmeyip, bilahare başkalarının izlediği ve iktidar kadrolarının sık sık eleştirmekten kaçınmadığı, ‘bir terör örgütüne karşı diğerini kullanmak’ tutumunu benimsemek de temel stratejik hatalardan biriydi. TSK’nın elinde sınırı geçmeden IŞİD’i Kobani’den defedecek imkan ve kabiliyetler varken Peşmerge güçlerinin, üstelik bir 29 Ekim günü Türkiye üzerinden Kobani’ye intikal etmelerini sağlamak hiçbir stratejik akla uygun değildi. Siyasi otorite o günün şartlarında uzak görüşlülükle başka güçlere dayanmadan Kobani’ye müdahale etme kararı alsaydı bunun desteği en azından Batı dünyasında hazırdı. IŞİD’e karşı ilk başarıyı Türkiye’nin kendi imkanlarıyla o erken dönemde alması oyunun gidişatını değiştirir ve bugün karşımızda bulduğumuz ‘Fırat’ın Doğusu’ sorunsalı doğmadan ölürdü.

Üçüncü stratejik hata Süleyman Şah türbesinden Türk askerini çekmekle yapıldı. 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Antlaşması ve 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşmasının ilgili hükümleri uyarınca Süleyman Şah Türbesinin bulunduğu alan Türkiye’nin egemen toprağıydı. Türkiye, sınırlarına çok yakın bir mevkide bulunan türbeyi ve orada konuşlu olan askerlerini koruyacak güç ve imkanlara elbette sahipti; ancak bir terör örgütünün (IŞİD)  tehdidi üzerine zamanın iktidarı egemen Türk toprağından çekilmeye karar vermekte beis görmedi. Süleyman Şah türbesinin bulunduğu mevki tutulmuş olsaydı Fırat’ın Doğusu ile Batısı arasındaki kilit bir mevzii kaybedilmemiş olurdu. İlerleyen yıllarda da başka bir ülkeyle Menbiç’te ortak devriye atmayı sağlamak için binbir takla atılmazdı.

2015 Ekim ayında Suriye sınır güvenliğini sağlamak üzere benimsenen güçlendirilmiş hava polisliği angajman kuralları da hatalar zincirine yeni bir halka ekledi. Buna göre, 2015 Ekim ayından önce yürürlükte olan diğer NATO üyelerinin de uyguladıkları angajman kuralları değiştirildi; Türk hava sahasına giren tüm hava araçlarının düşürülmesine dair angajman kuralı Hükümet kararıyla uygulamaya sokuldu. Bu kurallar uyarınca 2015 Kasım ayında düşürülen Rus uçağı ertesinde meydana gelen, Türk dış politikasının yeniden ve derinden savrulmasında etken olan gelişmeler halen hafızalarda tazedir.

Türkiye’deki iktidar Suriye sahasında ABD ile Rusya arasında belli bir güç dengesine ve karşılıklı mutabakata dayalı zımni bir anlayış birliği oluştuğunu ya hesaplayamadı, ya da görmezden gelip bu iki güç ve bunların çıkarları arasına kendini sıkıştırmakta sakınca bulmadı. Bunun sonucu olan yine bölgedeki Türk askerlerine oldu. En son Afrin’de verdiğimiz şehitler toplumun hafızasına unutulmamak üzere kazındı.

Suriye’de patlak verecek bir kaosun hemen yanı başımıza Afganistan benzeri bir çatışma sarmalını beraberinde getireceği ve Türkiye’deki toplumsal faylarda da çöküntülere yol açacağı ya öngörülmedi, ya da yine sanrılı  ideolojik hezeyanlara dayalı bir yol bilinçli olarak tercih olundu.

Suriye’de halen devam eden ve kısa vadede çözümü zor bir süreçten Türkiye’nin tümü için kalan bedel ise, ağır bir  ekonomik-toplumsal fatura ve Türkiye’nin her yanına dağılmış sığınmacılar oldu.

IRAK

1990 Ağustos’unda Irak ordusunun Kuveyt’i işgaliyle başlayan süreç 1991 yılı başında ABD öncülüğündeki geniş gönüllüler koalisyonunun askeri müdahalesiyle son buldu. Kuveyt işgalden kurtarıldı ve Irak’ta henüz son bulmamış, yıllar içinde daha da derinleşen çalkantılı bir dönem başladı. Türkiye’nin de destek verdiği I. Körfez Savaşı bölgeye bölge dışından güçlerin yerleşmesine meydan verdi. Bu suretle İran batıdan, Rusya güneyden bölge dışı aktörlerce çevrelendi ve Orta Asya’ya doğu hattı üzerinden erişimin kapısı aralandı.

Babasından devraldığı mirasla yetinmeyen oğul Bush, El Kaidenin ABD’de gerçekleştirdiği terör eylemleri üzerine önce Afganistan’a, bunun ardından 2003 İlkbaharında Irak’a özünde tek yanlı bir askeri müdahalede bulundu. II. Körfez Savaşı bölgenin daha da istikrarsızlaşmasına yol açtı. Denge -fren sisteminden yoksun tek kutuplu bir dünya düzeninin sergilediği küresel sınamayı açığa çıkardı.

Her iki Körfez Savaşının yarattığı kargaşadan Türkiye de payına düşeni aldı. İlkinde Saddam ordusundan kaçan 500.000 Kuzey Iraklı Kürt Türkiye’ye sığındı. Bu sığınmacılar bilahare uluslararası destekle kendi yurtlarına dönmüş olmakla birlikte arkalarında bıraktıkları ‘tortuların’, 1980’li yılların başından beri ayrılıkçı terör örgütü PKK’nın ortaya çıkardığı güvenlik-ekonomik-toplumsal tahribatla başa çıkmaya çalışan Türkiye’nin sosyo-ekonomik tablosunun daha da ağırlaşmasında önemli bir etken oluşturdukları kanaati toplumda yer etti.

iki Körfez Savaşının  Türkiye açısından doğurduğu diğer önemli sonuç ise, Kuzey Irak’taki Kürt topluluğun daha fazla otonomi kazanması ve bu özerkliğin Irak Anayasasıyla güvence altına alınmasıydı. Baas rejimi son bulmuştu. ABD, Baas’ı tasfiye ederken, kendisine yapılan tüm telkinler hilafına, Irak devletinin kilit kurumlarını ortadan kaldırmak suretiyle bölgeye, deyim yerindeyse, pimi çekilmiş bir bomba bıraktı. Bu durum, bölgedeki ülkeler ve toplumlar arası ilişkilerdeki dinamikleri değiştiren bir tabloyu ortaya koydu. Artık ne Irak eski Irak’tı, ne de bölge.

Körfez Savaşları ertesindeki durumun Türkiye bakımından stratejik sonuçlarını şöylece toparlamak mümkündür:

Sekiz yıl süren İran-Irak Savaşı bölgeyi zaten çalkantılı ve istikrarsız kılmıştı. Körfez Savaşları sayesinde bölgede devamlı istikrarsızlık hali kök saldı. Bölgedeki etnik ve mezhebi fay hatları harekete geçti. Bu tablonun iktidarlarca ne derecede doğru okunduğu ve bu çerçevede bölgede barış ve istikrarı öncelemek üzere kurgulanmış ulusal çıkarlarımıza ne derecede uyulduğu bugüne değin tartışma konusu oldu. Irak sorunsalının sürdüğü sırada patlak veren Suriye kriziyle birlikte bu tartışma halen katlanarak devam etmekte. Hem toplumumuzda hem ekonomimizde açılan büyük yaralar sürmekte. Üstelik, dar bir çevrenin sahiplendiği politikalarla bölgenin geleceğine dönük stratejik bir vizyondan yoksun bırakılan Türkiye’nin ilerleyen dönemlerde karşılaşacağı iç ve dış sınamaların sağlıklı bir analizini yapmak zemini de her geçen gün ortadan kaldırılmakta.

Irak denince akla gelen tabiatıyla Kandil’de konuşlanmış PKK terör örgütünün yönetici kadrosu ve bunların Suriye’nin kuzeyindeki uzantıları. Sahada mevcut PKK’nın nüfuzunu kırmak ve bu terör örgütünü etkisiz hale getirmek tabiatıyla önemli bir hedef oluşturuyor. PKK ve başta Suriye olmak üzere bölgedeki uzantılarına karşı taktik ve operasyonel üstünlüğü sağlamak zorunlu. Diğer yandan, uzun dönemli stratejinin bu temel hedefin ötesini de kapsaması elzem. Bu strateji dahilinde terörü ülke gündeminden çıkarmak gerekli, ancak yeterli değil. Ülkemizin Kürt asıllı yurttaşlarıyla Cumhuriyet değerleri temelinde demokrasi ve demokrasinin ortak değerleri bütünlüğünde perçinlenmiş bir ortamda birliktelik bağlarını yeniden ve güçlü bir şekilde ihya etmek ülke barış ve huzuru için kaçınılmaz. Diğer bölge ülkelerinde yaşayan Kürt toplulukların gönüllerini ve akıllarını uzun vadeli bir anlayışla ayırım gözetmeksizin kazanmak da stratejinin ayrılmaz bir parçasını oluşturmalı.

Irak odaklı her iki Körfez savaşından ve Suriye krizinden gerekli dersler çıkarılmış ve dış etkenlerden uzak, sürdürülebilir bir devlet stratejisi uygulanmış olsaydı bugün farklı bir konumda bulunacağımız şüphesizdi. Bu süreçte ortaya çıkan tutarsız ve bütüncüllükten yoksun parçalı yaklaşımlar, iç politik hesapların veya kurumlar arası anlaşmazlıkların ürünleri olmaktan öteye gidemedi. Birçok fırsat kaçırıldı. Önümüzdeki ağır tablonun daha da vahim sonuçlara meydan vermemesi için vakit geçirmeksizin yeni bir stratejinin toplumsal mutabakata dayalı olarak geliştirilmesi öncelikli bir meseledir.

LİBYA

Libya’da patlak veren krizler inişli  çıkışlı da olsa 20. yüzyılın başından bu yana Türkiye’de gündeme geldi. Mustafa Kemal’in dış güçlere karşı mücadele eden Libyalıları örgütlemek üzere Trablusgarp’a gidişi, Şeyh Sunusi’nin Kurtuluş Savaşımıza, Kaddafi’nin ise Kıbrıs Barış Harekatına verdiği destek belleklerimizde yer etti. İktidarı kök saldıkça megalomanlığı yüze vuran aynı Kaddafi’nin 6 Ekim 1996 tarihinde zamanın Türk Başbakanı Erbakan’ın Libya ziyareti sırasında sarfettiği şu ifadeler de hafızalarda kaldı:

“Sorun, Libya ile Türkiye arasında değil, Türkiye ile Arap ulusu arasında. Türkiye’nin, Arapların düşmanı NATO, ABD ve İsrail’le bağı var Yahudilerin Dolm kastı Türkiye’yi Mustafa Kemal döneminden beri yönetiyor. Türkiye kendisini bu şeytanlara sattı… Türk halkı için endişe ediyoruz. Çünkü Türkiye dağılıyor. Ben laikliğe karşıyım. Nedir bu laiklik?”

Sonuçta Türkiye Cumhuriyeti ayakta ve ilelebet payidar kalacak. Aşınması, hatta son bulması için belli bir kadronun harcamakta olduğu çağdışı çabalara rağmen laiklik Türkiye Cumhuriyetinin ana kolonlarından birini oluşturmayı sürdürecek. Kabile kültürüyle yetişmiş, kendisi ulus bilincinden yoksun bir Libyalı liderin, çağlar üstü deha olan, aslında Müslüman dünya tarafından da kahraman olarak benimsenen Mustafa Kemal Atatürk için sarfettiği mesnetsiz sözler elbette ciddiye alınmaz. Bu sözleri kullanan Kaddafi’nin uğradığı hazin son ise hayatın bir gerçeği olarak tarih sayfalarına geçti.

2011 yılında Fransa’nın öncülüğündeki koalisyon BMGK’nin 1970 ve 1973 sayılı kararları ışığında Kaddafi’ye karşı bir harekat başlattı. Bunun hemen akabinde NATO, ‘Birleşik Koruyucu’ operasyonunu icra etti. Bunların ertesinde Libya da kargaşaya, iç çatışmalara sürüklendi. Oradaki istikrarsızlık halen devam ediyor ve gündemdeki canlılığını koruyor. Daha da uzun süre uluslararası toplumu meşgul edecek.

NATO’nun Libya’da icra ettiği operasyona Türkiye’nin katılmasının ortaya çıkardığı tartışmalar bir yana askeri müdahale sonrasında Libya’nın iki parçalı hale geldiği ve halen bütünlükten uzak bir durumda bulunduğu bir gerçek. 2021 yılıyla birlikte belli bir mesafe katedilmiş olmakla birlikte Libya’nın siyasi birliğinin ve egemenliğinin geleceği halen belirsizliğini koruyor. Libya’ya yapılan müdahale sonrasında Türkiye, BM’nin meşru saydığı Serrac Hükümetini destekledi. Sonuçta 2019 yılında Serrac Hükümetiyle güvenlik ve askeri işbirliğine ve iki ülke arasındaki deniz yetki alanlarının belirlenmesine dair iki mutabakat muhtırası imzaladı. Doğu Akdeniz’deki meşru hak ve çıkarlarımız bağlamında deniz yetki alanlarına dair mutabakat muhtırasına toplumun büyük çoğunluğu destek verdi. Buna mukabil güvenlik ve askeri işbirliği mutabakat muhtırası tartışmalı kaldı. Tartışmalı olması doğaldı; zira, iktidar sahipleri Libya krizi karşısında uluslararası platformlarda kullandıkları söylem hilafına kendilerini Libya’da taraf tutan bir konuma sürüklediler. Bütün yumurtalarını Serrac’ın sepetine koydular. O zamanki koşullarda Hafter’i odak kılmakla birlikte Doğu Libya’daki toplulukların birçoğunu bu suretle karşılarına aldılar. Geleceği öngören kucaklayıcı bir strateji geliştiremediler. Bunun başlıca sonuçlarından birini, Doğu Akdeniz’deki hak ve menfaatlerimiz için doğru yönde atılmış deniz yetki alanlarına dair mutabakat muhtırasının geleceğinin tehlikeye atılması oluşturdu.

Libya krizi sırasında ve devamında Türkiye’deki yönetim kadrolarının izledikleri politikaya baktığımızda Türkiye açısından ortaya çıkan stratejik sonuçları şöylece özetleyebiliriz:

Libya krizi aslında sadece Libya’ya özgü değildir. Doğu Akdeniz’i de kapsayan geniş bir kuşakta bölgesel aktörlerin ve küresel güçlerin ulusal çıkarlarının çatıştığı çok netameli bir ilişkiler ağına karşılık gelmektedir. Bu geniş açıdan bakıldığında Libya’daki hatalı tasarrufların bedeli sadece Libya ölçeğiyle sınırlı kalmaz, geniş bir coğrafyaya olumsuz sonuçlarıyla birlikte sirayet eder. Sorulması gereken soru mevcut yönetim kadrolarının söz konusu geniş coğrafyadaki gelişmeleri yeterince okuyup okuyamadıklarıyla doğrudan bağlantılıdır.

Libya’da Türkiye gibi çıkarları olan bölge dışı güçler kriz boyunca her kesimle olan temaslarını korudular ve çıkarlarını buna göre ayarladılar. Türkiye ise sanki Doğu Libya’yı kapsayan çıkarları yokmuşçasına ideolojik-mezhebi bir bakış açısıyla taraf tuttu. (Çatışma halindeki topluluklar nezdinde taraf tutmanın bedeli olur.) Nitekim yeni yılla birlikte kurulan BM destekli Ulusal Birlik Hükümeti üst düzey yetkililerinin son birkaç aydır, diğer ülkelerin yanısıra, Türk yönetimine yaptığı çağrılar açık ve nettir: ülkeden yabancı kuvvetleri ve getirdiğiniz savaşçıları çekin. Bu çağrı 23 Haziran’da Almanya’nın ev sahipliğinde yapılan II. Libya Konferansı bildirisinde de yer buldu. Bu çağrıya, anlaşılamaz bir nedenle sadece Türk heyeti rezerv koydu. Adeta Libya’ya yabancı savaşçı gönderdiğini uluslararası bir bildiride tescil etmekten kaçınmadı. Kısacası, Libya ölçeğinde değişmekte olan  koşullarda dahi yalnız kalmayı rehber bellediğini ortaya koydu. Sonuçta Libya krizi için de bütüncül, gerçekçi ve kucaklayıcı bir stratejiye sahip olmadığını kanıtladı.

Zamanında yapılıp yapılmayacağı tam açıklık kazanmayan 21 Aralık 2021’de düzenlenecek Libya genel seçimleri öncesinde Türkiye’nin gerek Libya politikasında, gerek bu krizin bağlantılı olduğu geniş bölgesel-küresel kuşakta izlediği politikalarda ince ayar yapması zorunlu hale geldi. Bu ayarın gerçekleşmesi elbette dar ve sığ bir bakışın aşılmasıyla ve ulusal çıkarları esas alan kapsayıcı temellere sahip sağlam ve bütüncül bir strateji geliştirmekle mümkün olacaktır. Yönetim kadrolarının bu çizgiye gelmeleri umulur.

AFGANİSTAN

Çok uzun bir tarihi geçmişe sahip Türkiye-Afganistan ilişkileri özellikle 2021 Nisan ayından bu yana yoğun şekilde Türkiye’nin gündemine girdi. Yeni ABD başkanı Biden,  2020 Şubat’ında imzalanan ABD-Taliban anlaşmasına bağlı olarak Afganistan’da konuşlu ABD kuvvetlerinin en geç 11 Eylül 2021’de çekileceğini Nisan ayının ortasında açıkladı. Bilahare çekilme tarihini  31 Ağustos olarak belirledi.  Biden’ın açıklamaları üzerine NATO, Kararlı Destek Misyonu çerçevesinde Afganistan’da konuşlu kuvvetlerin de ABD’nin belirlediği takvim diliminde çekilmesini kararlaştırdı.

14 Haziran tarihinde Brüksel’de gerçekleşen NATO Zirvesi vesilesiyle Türk ve ABD liderlerinin yaptığı ikili görüşme ertesinde Türkiye’nin, NATO kuvvetlerinin çekilmesini takiben Kabil Uluslararası Havalimanının işletilmesi ve korunmasını üstleneceği anlaşıldı. Bunun üzerine Türk kamuoyunda yoğun bir tartışma patlak verdi.

13 Temmuz’da Taliban’ın Afganistan’da Türk askeri mevcudiyetine karşı sekiz maddelik çok sert bir bildiri yayımlaması, Türkiye’ye öbek öbek gelen Afgan sığınmacılar ve son olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Kıbrıs Barış Harekatının 47. Yıldönümü münasebetiyle KKTC’ye yaptığı ziyaret vesilesiyle 20 Temmuz’da Lefkoşa’da verdiği beyanda, “…Taliban bu görüşmeleri Türkiye’yle çok daha rahat yapması lazım. Çünkü Türkiye, onun (Taliban’ın) inancıyla alakalı ters bir yanı yok…” şeklinde ifadeler kullanması kamuoyundaki tartışmaları daha da alevlendirdi.

2021 Nisan’ından bu yana olan sürece baktığımızda ortada sanki birbirlerini tamamlayan halkalardan oluşan bir zincir ortaya çıktı.  Başta ekonomik zorluklar olmak üzere taban desteği zayıflamakta olan iktidar acaba taktik nedenlerle Batıyla ilişkilere bir parça çeki düzen vermenin arayışı olarak mı Kabil havalimanı için çok çeşitli riskler içeren bir taahhüt üstlenecek sorusu zihinlere takıldı. Bu zorlu ve risklerle dolu görev dış aleme verilmesine çalışılan bir güvence olarak algılandı; içeride ise toplumun çözüm bekleyen temel sorunları ve ihtiyaçlarının damga vurduğu, iktidarı her geçen gün zorlayan ağırlaşmış gündemi değiştirmeye dönük bir hamle olarak görüldü.

Bu meseleye baktığımızda ana hatlarıyla şu sonuçları çıkarmak olasıdır:

Türk-Afgan dostluğu bakidir ve çeşitli siyasi gündemlere kurban edilmemelidir. Dostluk mirası bize tarihten kalmadır.

Temelleri  geçmişte atılan ve Cumhuriyetle pekişen Türkiye-Afganistan dostluğu bir veri olarak kabul edilse de, Kabil uluslararası havalimanının işletilmesi ve korunması taahhüdünün, geleceği daha da belirsiz hale gelen Afganistan’daki ortam ışığında Türkiye’nin hangi ulusal çıkarlarına hizmet edeceği kamuoyuna açıklanmamaktadır. Başta ABD olmak üzere Batı dünyasıyla ilişkilerin Afganistan ölçeğinde bir nebze düzeltilmesi bir strateji oluşturamaz. Bu olsa olsa Türkiye’nin, bizzat kendi tasarrufları neticesinde boğucu hale gelen ekonomik ve toplumsal gündemden bunalan iktidara küçük, ancak geçici bir nefes alma alanı oluşturur.  Kuşkuların temelinde yatan başlıca unsurlardan biri budur.

Buna bağlı olarak Kabil’de bulunmakla -varsa hangi vizyon ve stratejinin güdüleceği hususu da halen muammadır.

Kabil’deki mevcudiyetimizin ve orada konuşlandırılacak askerlerimizin dayanacakları meşru zeminin nasıl inşa edileceği de açıkta bırakılmıştır. Oraya mutlaka ikili, bölgesel ve küresel meşruiyeti bulunan düzenlemeler temelinde gidilmesi esas olmalıdır. Kamuoyuna da doyurucu bilgilendirme yapılmalıdır.

Askerlerimizin güvenliğini tehlikeye sokacak gelişmelere karşı görevi üstlenmeden önce olası ters durumlara karşı bir çıkış stratejisi geliştirilmelidir.

Afganistan bünyesinde çeşitli Afgan topluluklarını kucaklayıcı, başta Taliban olmak üzere Afgan toplumunun çeşitli kesimlerinin temsil ettikleri çağdışı zihniyetlerin üstünde ve ötesinde bir tutum alınmalı, Libya’da yapıldığı gibi tarafgir bir yaklaşım izlenmemelidir.

Afganistan’da üstlenilecek taahhüdün dayanacağı bölgesel ve küresel çerçevelere azami özen gösterilmelidir. Özellikle Afgan toplulukları nezdindeki saygınlık ve inandırıcılığımızın yitirilmemesini sağlayacak her tür önlem baştan alınmalıdır.

KÖPRÜLERİN NERESİNDEYİZ?

Bölgede ve ötesinde Türkiye’deki yönetimin izlediği politikalara genel bir bakış açısından yaklaştığımızda yukarıda temel unsurları özetlenen stratejik çerçeveyle hiç bağdaşmayan bir tablonun bulunduğu açıktır Araplararası ihtilaf ve çatışmalara, çıkış noktası Türkiye Cumhuriyetine karşı olan, başta İngiltere olmak üzere bölge dışı güçler tarafından çağdaş ve laik Cumhuriyet değerlerine kasdetmek üzere kurgulanmış, bizlere özgü tarih ve kültürden uzak ideoloji ve gündemleri gütmek üzere müdahil olunduğunda ortaya çıkan durum bugün geldiğimiz aşamadır. Oynaklığıyla meşhur Ortadoğu sokaklarına oynamak, kendi ana meselelerine derman aramakla meşgul bir ülkenin ulusal çıkarlarını ilerletmemiş; tam tersine ülkeyi civarımızdan başlamak üzere bölgeden ve gerçeklerinden uzaklaştırmıştır.

YA MISIR VE İSRAİL’LE İLİŞKİLER?

Yukarıda güncel iç ve dış gelişmeler nedeniyle gündemde ağırlıklı olarak yer aldıkları için dört ülke üzerinden yakınımızda bulunan kuşaktaki gelişmeler değerlendirilmiştir. Mısır ve İsrail gibi bölge ülkelerini genel resmin dışında bırakmak elbette eksiklik olur.

2013 yılında Mısır Devlet Başkanı Mursi’nin askeri darbeyle devrilmesi sonrasında Türkiye-Mısır ilişkileri kopma noktasına geldi. Son dönemde ilişkileri normalleştirmeye dönük olarak Türkiye’nin attığı adımların Mısır tarafında ne kadar karşılık bulduğu belirsiz kaldı, en azından kamuoylarına yeterince yansımadı. 2011 yılında Mısır’ı ziyaret eden zamanın Türk Başbakanı Erdoğan, Mısır’da ve bölgede çok yankı yapan şu ifadeleri kullanmıştı: “ …Ben Mısır’ın da laik bir anayasaya sahip olmasını tavsiye ediyorum. Çünkü laiklik din düşmanlığı değildir. Laiklikten korkmayın. Umarım ki Mısır’da yeni rejim laik olacaktır. Umuyorum ki benim bu açıklamalarımdan sonra Mısır halkının laikliğe bakışı değişecektir…”

Bu tavsiye iktidara gelen Mursi ve taraftarlarında yankı bulmadı. Mursi, Mısır Anayasasına, “İslam’ın devletin dini ve şeriat ilkelerinin de yasaların kaynağı” olduğu hükmünü koydurdu. Dolayısıyla, yapılan tavsiye havada kaldı. Mısır karıştı, arkadan Sisi darbeyle iktidarı ele geçirdi. Bilahare Türkiye-Mısır ilişkileri dondu. Başka yerlerde yapılan darbelerle işbaşına gelen rejimlerle (örneğin Sudan ve Mali) temaslarına devam eden iktidar her nedense Mısır’da darbeyi yapanlarla kanlı bıçaklı olmayı yeğledi. Bu da Mısır’a yapılan ‘laik rejim’ çağrısının ne denli samimi olup olmadığının kamuoyumuzda sorgulanmasına yol açtı. İngiltere’nin desteğinde 1920’li yılların sonunda hayat verilen Müslüman Kardeşler ideolojisinin iktidar çevrelerinde ne derece yaygın olduğu açığa çıktı.

Hakaret seviyesine varan söylemlere karşılık son yıllarda ekonomik-ticari ilişkilerimizin rekor kırdığı İsrail’e gelince; İsrail’in güvenlik politikasında radikal selefi/cihadist akımlar ile köktenci şii oluşumların ana varoluşsal tehdit odaklarını teşkil ettiği öteden beri Türk yönetimlerince bilinen bir gerçektir. Bu ülkenin bu tehdit değerlendirmesinden yola çıkarak sahada uyguladığı şiddet yöntemlerini kabullenmek elbette mümkün değildir ve buna karşı durulması doğaldır. Öte yandan, her bir devletin önlem almakla mükellef bulunduğu tehdit odakları mevcuttur. Örneğin PKK terörü ve bölgemizdeki uzantıları Türkiye için temel birer tehdit kaynaklarıdır. IŞİD de aynı derecede bir tehdit unsurudur. Bu açıdan bakıldığında devletlerin, ülkelerine ve toplumlarına  yönelik ana tehdit odaklarına karşı mücadele vermesini sıradışı bir davranış olarak düşünmek yanlış olur. Bu yöndeki mücadelenin olabildiğince yumuşak güç unsurlarını kullanmak suretiyle yapılması tercih sebebidir. Yeri geldiğinde sert güç unsurlarından yararlanılması da devlet uygulamaları arasındadır. Bu anlamda Türkiye ile İsrail’in birbirlerini anlamaları gerekir. Bu anlayış uzun süre ikili ilişkilere hakim olmuştur. Bölgeye dönük normalleşme çabalarında iki ülkenin karşılıklı çıkarlarına hizmet edecek bir rotanın bulunması her ikisinin de ulusal çıkarlarına uygun bir hareket tarzıdır.

İsrail’in son yıllarda Arap dünyasında öndegelen kimi ülkelerle ilişkilerini karşılıklı olarak normalleştirmeye yönelik adımları Türk yönetim kadrolarınca bölgede dikkate alınması kaçınılmaz olan bir tabloyu da ortaya çıkarmıştır. Anlaşılan son günlerde iki taraf arasında bu yönde bir anlayış birliğini çağrıştıran ortamın yaratılmasına çalışılmaktadır. Bu bağlamda 12 Temmuz’da iki ülke Cumhurbaşkanları arasında yapılan uzunca telefon görüşmesini ortak bir arayışın işareti olarak görmek mümkündür.

GENİŞ ORTADOĞU’DA NASIL SAYGIN OLUNUR?

Kuzey Afrika’dan Orta Asya’ya kadar uzanan geniş kuşakla ilişkilerimize özellikle Cumhuriyet’le başlayan tarihsel gelişmeler açısından bakıldığında ilk planda şu temel noktalar anımsanmalıdır:

Atatürk’ün kurduğu modern, laik ve çağdaş demokrasiyi hedefleyen Türkiye Cumhuriyeti bölgesinde olsun, ötesinde olsun her zaman güven telkin eden, saygınlık uyandıran ve ilişkilerinde öngörülebilirliğe ve ilkeli bir duruşa sahip bir konumdaydı. Son dönemdeki tasarruflarla bu miras çok büyük ölçüde zayıflatılmış, bölge ülkeleriyle ilişkiler bundan dolayı büyük sekteye uğramıştır. Bu durum Türk dış ve güvenlik politikalarının sürdürülmesinde zaafiyete neden olmuştur. Yalnızlığın pençesindeki bir Türkiye ne ülkeye ne bölgeye yakışır.

Türkiye Cumhuriyeti kuruluş felsefesi ve kurucu değerleriyle bölgesinde ve ötesinde her zaman gıptayla izlenen bir rol model olmuştur. Bölgenin özellik ve değerlerini bilmeyen veya umursamayan bazı bölge dışı güçler bir türlü Türk aydınlanmasını kabullenememişler ve Türkiye’nin rotasını aydınlanma, çağdaşlaşma ve demokrasiden uzak bir yöne sevketmek üzere özellikle 2000’li yılların başlamasıyla ‘Ilımlı İslam’ tezini ortaya atmışlar ve bunu ülke içinde farklı tanım ve anlamlarıyla benimsemeye hazır çevrelerle işbirliği yapmışlardır. Gelinen noktada bir ölçüde o dış çevreler, büyük ölçüde ise Türkiye ve Türk halkı bundan büyük ölçüde zarar görmüş, toplumsal doku geniş tahribata uğramıştır. Bundan kurtuluş, Atatürk’ün ortaya koyduğu şekilde aklı, bilimi, fenni ve sanatı kılavuz edinmekten geçer. Bu güçlü ve çağa uygun ana ilkelerden uzaklaşmakla, çağın dışında kalmış yapı ve oluşumların desteğinde ve onlarla ittifak halinde bir yere varılamayacağının anlaşıldığı gün yeni bir dönem başlayacaktır.

Bilinçli veya bilinçsiz karşılıklı ‘mutabakatlara’ veya hatalara dayalı olarak yönetim kadrolarınca bellenen tutum doğrultusunda mensup olduğumuz veya ait olmak istediğimizi söylediğimiz Batılı kurumlar ve bunların bünyesindeki ülkelerle ilişkilerde hoyrat bir söylem eşliğinde olup olmadık yere ‘arbede çıkarmak’ Türkiye’nin genel ulusal çıkarlarıyla bağdaşan bir tutum değildir. Balkanlar’da, Kafkaslar’da olsun, Ortadoğu’da ve Orta Asya’da olsun Batı ve Batılı kurumlarla sürekli didişme halindeki bir Türkiye’ye verilen değer de zaafa uğrar. Batı çıpası Türkiye’ye o geniş coğrafyada, mevcut yönetim kadrolarının muhtemelen kavramakta zorlandıkları vazgeçilemez bir artı değer katar. Bu çıpa, eksen ve konumunu sağlam tutan Türkiye’nin, komşuları nezdinde ve daha geniş kuşakta sıhhatli ilişkiler kurmasının önünde engel oluşturmaz. Tam tersine elini kuvvetlendirir. Diğer coğrafyadaki ülkelerle olan karşılıklı çıkar ve saygıya dayalı ortak devlet aklıyla kurgulanmış ilişkiler ağı da Türkiye’nin Batıyla ilişkilerinde kendisine yeni kaldıraçlar ve olanaklar sunar.

Hiç kimse Türkiye’nin geniş Ortadoğu kuşağındaki tarihi ve kültürel bağlarını yadsımaz. Ancak, yüzyıllara dayalı geçmişimizde bizim benliğimize özgü kültürel özellikler ve gelenekler ile Cumhuriyetle birlikte doğru yönde hız kazanan bir yol mevcuttur. Henüz tamamlayamadığımız çağdaşlık yolunu rotasından saptırmak üzere hayata sokulmaya ve toplumumuza bugün dayatılmaya çalışılan ‘değerler’ Türkiye’yi sıradanlaştırır ve çok kritik bir coğrafyayı yurt tutmuş ülkeyi her istikamette ve her anlamıyla çıkmaz ve gerilimlere sürükler, mevcut tahribatı büyütür.

Türkiye’nin yeri, ekseni ve konumu Batı’dadır. Bu kabul, zihinlerinde kendilerine başka yer arayanların topluma pompaladıkları iddiaların tersine bizi ne benliğimizden, ne kültürümüzden ne de saygınlığımız ve değerlerimizden yoksun bırakır. Çağdaşlık arayışını, demokrasiyi, insan hakları ve temel özgürlükler ile hukuk devletini içselleştiren ve uygulayan bir Türkiye’nin öncelikle komşu kuşaklarda bulunan ülkeler nezdindeki itibar ve güvenilirliği artar. Bu ana hedefi küçümseyen çevrelerin bugün itibariyle ülkeyi, dış ve güvenlik politikalarında, ekonomide ve toplumsal alanda ne hale getirdiklerinin acı sonuçları ortadadır.

MEVCUT HUZURSUZLUK ORTAMINDAN NASIL ÇIKARIZ?

Sadece toplumumuz bünyesinde değil, komşularımız ve daha geniş kuşaklarda da Türkiye’nin, Cumhuriyet değerleriyle çatılmış yönü, konumu ve gidişatı tartışmalı hale getirilmiştir.

İçeride bu durumdan memnun olan, payını alan, bunu istismar etmekten çekinmeyen çevreler bulunabilir. Öte yandan, kimse bugün itibariyle iç huzur ve barışın hüküm sürdüğünü, kısacası iç cephenin tam anlamıyla sağlam bir temel üzerinde durduğunu iddia edemez. Edenler, büyük bir tarihi geçmişe ve devlet geleneklerine sahip ülkemizin içine düşürüldüğü durumdan ya bihaberdirler, ya da bunu salt kendi siyasi çıkarları için görmezlikten gelmektedirler.

Her gün köklü dönüşümlere sahne olan çağdaş dünyayla akıl ve bilim temelinde yeniden buluşmadıkça daha fazla çile çekileceği görülmektedir. Mevcut duruma bakarak umutsuzluğa düşmek ise iç acıtan bu ortamdan kurtuluşun reçetesini oluşturmamaktadır.

Kuzey Afrika’dan başlayıp, Ortadoğu’dan geçen ve Orta Asya’ya uzanan kuşaktaki köprülerin an itibariyle ciddi rezonansa girdikleri görülmektedir. Ancak, mevcut marazi halin bölgeyle ilişkilerimiz bütününde geçici olduğu ve tarif edilen geniş kuşaktaki toplumlarla gönül köprülerinin sağlıklı ilişkiler zemininde yeniden kurulacağı günler uzak değildir.

YAZAR

Mehmet Fatih Ceylan

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde uluslararası ilişkiler öğrenimi yaptı. Üniversite mezuniyetini takiben ABD Rutgers/Princeton Üniversitelerinde lisansüstü çalışmalarda bulundu ve Master’s derecesi aldı.
1979 Kasım ayında Dışişleri Bakanlığına girdi. Diplomaside geçirdiği yaklaşık kırk yıllık kariyeri sonunda 2019 Şubat ayında kendi isteğiyle emekli oldu.
Emekli olduktan sonra çeşitli düşünce kuruluşlarında ve medya organlarında dış politikayla ilgili değişik konularda çalışmaları yayımlandı.
Büyükelçi düzeyinde Sudan’da (2006-2009), son olarak Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı’nda (NATO-2013-2018) Daimi Temsilci, Büyükelçi olarak görev yaptı.
Sırasıyla önceki yurtdışı görev yerleri: İslamabad, Deventer (Hollanda), Brüksel (Belçika), Düsseldorf (Almanya), Brüksel (Batı Avrupa Birliği ve Avrupa Birliği nezdindeki Türk misyonlarında Daimi Temsilci Yardımcısı) ve son olarak yine Brüksel.
Ankara’daki son merkez görevinde ikili siyasi ilişkilerden sorumlu Müsteşar Yardımcısı (2010-2013) olarak görev yaptı.