Share This Article
Ermenistan’ın Değerli Yolculuğu
HALİT GÜLŞEN
Ermenistan’da son yıllarda yaşanan siyasi gelişmelerin, uzun yıllardır bu ülkeyi takip eden gazeteciler, akademisyenler ve uzmanlar açısından ne derecede inanması güç bir tablo sunduğunu söyleyerek yazıya başlamak isterim. Osmanlı İmparatorluğu döneminde “Millet-i Sadıka” olarak tanımlanan, Birinci Dünya Savaşı ve İmparatorluğun dağılma sürecinde ise uluslararası güçlerin devreye girmesi ile oyuna getirilen Ermeni çeteler kaynaklı güvenlik sorunlarını bertaraf etmek için alınan tehcir kararı, ilerleyen yıllarda özellikle diaspora ve belli başlı yabancı ülkeler tarafından çarpıtılarak/kullanılarak iki toplum birbirine düşmanlaştırılmaya çalışılmıştır. Bu düşmanlaştırma süreci sözde “soykırım” propagandası ve 1970’lerden itibaren sistematik bir şekilde Türk diplomatları hedef alan ASALA terör örgütünün eylemleriyle zirveye çıkarken, devletlerin ve toplumların arasına bir set çekilmesine neden olmuştur. 2008-2009 yıllarında ilişkilerin normalleşmesi için atılan adımlar ve imzalanan protokoller ise şartların yeterince olgunlaşmamasından kaynaklanan temel sebeplerden dolayı başarılı bir sonuca ulaşamamıştır.
Aslında son 100 yıldan fazla süredir yaşanan tüm bu olumsuzluklara, dayatmalara, yönlendirmelere ve kışkırtmalara rağmen iki toplum arasındaki bağ hiçbir zaman tamamen kopmamıştı. Devletler ve toplumlar arasında yaratılan, yansıtılan ve betimlenen olumsuz ortam, her iki tarafta da sıradan vatandaşlar arasında aynı karşılığı bulmadı. Buna en net şekilde ilk defa 2011 yılında Erivan’da katıldığım ve iki ay kaldığım Ermenice dil kursu döneminde şahit olmuştum. O dönemde Ermeni Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde yaptığım yüksek lisansın ders dönemini bitirdikten sonra, dil pratiğimi geliştirmek için kısa bir süre de olsa Erivan’a gitmeye karar vermiştim. Hatta bu kararı verdiğimde yakın ailem dahil birçok kişiden de olumsuz tepki ya da koruma amaçlı uyarılar almıştım. Ancak Erivan’a gittiğimde yaratılan bu tablonun hiçbir şekilde gerçeği yansıtmadığını gördüm. Bu süre zarfında gezdiğim, alış-veriş yaptığım sohbet ettiğim yerlerin neredeyse yüzde 90’ında Türkiye’den geldiğimi, Türk olduğumu, Ermenice öğrendiğimi söylediğimde sempati ile karşılaşmıştım. Neredeyse kimseden olumsuz bir tepki görmemiştim.
Bu tanıklığım 2011’deki Ermenice kurs dönemi ile sınırlı kalmadı. Daha sonra gazeteci olarak çalıştığım dönemde 2013 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerini takip etmek için görevlendirilmiştim. 2014 yılında ise 24 Nisan “sözde soykırımı” anma törenleri için aynı şekilde görevli gittiğimde birçok kişi ile yaptığım sokak röportajları, iki ülke arasında yaratılmaya çalışılan nefret söyleminin halk nezdinde içinin ne kadar boş olduğunu birkez daha gözlemlememe olanak sağlamıştı. Bu dönemden sonra tekrar Ermenistan’a gitme imkanım olmasa da, çalışma alanım gereği Kafkasya bölgesi ve Ermenistan’daki gelişmeleri daima yakından takip etmeye ve gözlemlemeye devam ettim.
Bu bağlamda 2018’de Ermenistan’da gerçekleşen “Kadife Devrim” sonucunda iktidara gelen Başbakan Nikol Paşinyan ülkenin tarihini derinden değiştiren ve dönüştüren bir süreç başlatırken, ilk başlarda söylediklerinin başarıp başaramayacağı konusunda ciddi bir şüphe hakimdi. Ancak Paşinyan’ın ilerleyen süreçte gösterdiği cesur ve kararlı tutum, sadece ülkesinin değil, bölgesel denklemin de yeniden gözden geçirilmesine giden bir yolu açtı.
Ülkede hukuk, ekonomi ve siyaset başta olmak üzere bir dizi reform sürecine odaklanan Paşinyan, 2020 ve 2023 yıllarındaki Karabağ Savaşını kaybetmesine rağmen halk desteğini korumayı başardı. Sadece iç politikada değil dış politikada da radikal adımlar atan Paşinyan, Rusya liderliğinde kurulan Kollektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’ne (KGAÖ)’ne üyeliğini durdururken, Avrupa Birliği ile geniş ölçekli iş birliğinin temelleri attı. Karabağ Savaşı sonrasında Azerbaycan ile her konuda anlaşma iradesini ortaya koyarken, Türkiye’ye yönelik yapıcı ve olumlu bir dil kullanmayı benimsedi. Ülkenin benimsediği “Büyük Ermenistan” ya da “Tarihi Ermenistan” politikasını terkederek, “Gerçek Ermenistan” doktrinini ortaya koydu ve mevcut uluslararası sınırlar ve rasyonel devlet anlayışını benimsedi.
Paşinyan’ın attığı bu adımlar, daha da önemlisi bu adımları atarken halk nezdinde sağladığı destek sadece Ermenistan açısından değil, bölgesel açıdan da büyük bir anlam barındırdığı için, yazımın başlığında da “zor, çetrefilli, uzun, vb” olumsuz ya da umutsuz anlamlar yüklenebilecek kelimeler yerine “değerli” kelimesini seçmeyi tercih ettim. Bu yolculuk sadece Ermenistan için değil, Kafkasya bölgesinin geleceği ve istikrarı için de aynı oranda değerli. Azerbaycan ile siyasi ve güvenlik sorunlarını çözen, Türkiye’ye yönelik barışçıl söylemlerle yeniden bir başlangıç yapmanın arifesinde olan, birçok alanda Rusya’ya olan bağımlılığını azaltmaya çalışan, Avrupa Birliği ile işbirliği sürecinde ülkenin kalkınması için adımlar atan bir Ermenistan’ın, Kafkasya’daki siyasi ve ekonomik işbirliklerine dahil olması bölgesel jeopolitiğin yeniden şekillenmesini de beraberinde getirecektir. Bu çerçevede haftasonu düzenlenecek olan parlamento seçimleri, yeni bir dönemin kapılarını aralayacak olması açısında son derece önemlidir.
Yapılan anketlerde Paşinyan’ın parlamentoda çoğunluğu elde etmesine kesin gözüyle bakılırken, anayasa değişikliği için gerekli olan 3’de 2 çoğunluğa ulaşıp ulaşamayacağı ise şüpheli görünmektedir. Karabağ savaşı sonrasında Azerbaycan ile yürütülen görüşmelerde anayasadaki Karabağ’a dolaylı atıf yapan bazı maddelerin değiştirilmesinin talep edilmesi, hem Zengezur koridorunun, hem de Türkiye-Ermenistan sınırının açılmasını geciktirecektir. Daha da önemlisi şu ana kadar Ermenistan ve Azerbaycan arasında katedilen olumlu mesafenin, yavaşlamasına sebebiyet verecektir. Çünkü Paşinyan yönetimi şu ana kadar, diapora, kilise ve ülke içindeki muhalefet gibi çok cepheli bir yapıyı karşısına alarak uzun ve zorlu bir mesafe katetmeyi başarmıştır. Tüm bu geçilen aşamalarda çok taraflı olarak yapılan fedakarlıkların zarar görmemesi, ya da süreci baltalamak isteyen üçüncü unsurlara fırsat verilmemesi açısından anayasa değişikliği konusunun bir takvime bağlanmasının tüm taraflar açısında daha olumlu bir sonuca hizmet etmesi kuvvetle muhtemeldir.
Diğer taraftan Paşinyan yönetiminin yeni dış politika konseptinde Rusya’yı dışlamadan ve karşısına almadan, AB ve ABD ile ilişkilerini olabildiğince geliştirerek bir denge politikası kurmaya çalışması bağlamında karşılaşabileceği muhtemel zorluları, Ukrayna örneğine bakarak görmek mümkündür. AB ve ABD başta olmak üzere Batılı ülkeler, 2000’li yılların başlarından itibaren Ukrayna’ya verdikleri vaatleri uzun süre yerine getirmeyerek, Ukrayna’nın adeta bir uçuruma sürüklenmesine neden olmuştur. Ukrayna’yı temelde Rusya’ya karşı bir cephe ve set olarak gören düşünce yapısı, maalesef Ukrayna devletinin ve halkının çıkarlarına değil, yalnızca kendi güvenlik çıkarlarına odaklanarak hareket etmeyi tercih etmiştir. Buna karşılık Rusya da Batılı ülkelerden farklı olmayan bir yaklaşımla, Ukrayna’ya hiçbir şekilde bağımsız hareket etme imkanı vermediği gibi, kendi kapsama alanı dışına çıkmamaması için, yüzyıllar boyunca birlikte yaşadığı aynı dil, din, kültür ve tarihi paylaştığı bir topluma ve devlete karşı ağır konvansiyonel silahlar kullanarak kapsamlı bir askeri operasyon başlatmaktan çekinmemiştir. Bu mücadele ise Ukrayna devletinin ve halkının zayıflamasından başka bir sonuç doğurmamıştır.
Maalesef geçmişte yaşananan ve hala devam eden bu acı tecrübelerin dikkatle incelenmesi ve gerekli derslerin çıkarılması elzemdir. Nitekim Ermenistan’ın AB ile başlattığı görüşmelerin ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in “Ukrayna’da da herşey AB süreci ile başlamıştı” şeklindeki sözleri, Rusya’nın önümüzdeki dönemde izleyeceği tutuma dair net bir göstergedir. AB’nin ise Ermenistan’a yönelik vaatlerinin dönemsel, kıt ve kısır çıkarlar çerçevesinde şekillenmemesi, hayati derecede önemlidir.
Ancak bu denklemde coğrafyanın ve ortak tarihin getirdiği bir gerçeklik olarak Türkiye’nin varlığı, Ermenistan’ın Batı ve Rusya arasında sıkışmasını engelleyebilecek en önemli potansiyel unsur olarak karşımızda durmaktadır. Bu nedenle “Ermenistan’ın Değerli Yolculuğu”nu “Değerli Bölgesel Birlikteliğe” dönüştürmek için Türkiye’nin izleyeceği proaktif politika, Ermenistan’ın Rusya’nın baskıları ve Batı’nın vaatleri ikileminde sıkışmasını engelleyerek, gerçek ve kalıcı bir bölgesel barışın zeminini oluşturacaktır.

