Share This Article
Büyükelçi Nariman Celalov
Ukrayna Ankara Büyükelçisi
Son dönemde Türkiye’de Karadeniz’de sivil seyrüsefer güvenliği giderek daha fazla kamuoyunun gündemine geliyor. Bu son derece anlaşılır bir durumdur. Türkiye önemli bir Karadeniz ülkesidir; binlerce Türk denizci ticari gemilerde çalışmakta, Türk şirketleri deniz taşımacılığında önemli bir rol oynamakta, kritik ticaret güzergâhları ise İstanbul ve Çanakkale Boğazlarından geçmektedir. Dahası, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırganlığının yol açtığı Karadeniz’deki çatışmalar sonucunda Türk vatandaşları da hayatını kaybetmiştir.
Sivil gemilerin karıştığı olaylar, yalnızca armatörler veya deniz taşımacılığı hizmetlerinden yararlananlar açısından değil, sıradan vatandaşlar nezdinde de haklı bir endişeye yol açmaktadır. Ukrayna bu endişeyi anlamakta ve paylaşmaktadır. Denizcilerin yaşamı ve sivil seyrüsefer güvenliği, geminin hangi bayrağı taşıdığına bakılmaksızın korunmalıdır.
Ancak Karadeniz’de bugün yaşanan durumu değerlendirirken tarihsel bağlamı ve neden-sonuç ilişkisini gözden kaçırmamak son derece önemlidir.
Aksi hâlde kolaylıkla şu basitleştirilmiş formüle varılabilir: Rusya gemilere saldırıyor, Ukrayna gemilere saldırıyor; öyleyse “iki taraf da aynı şeyi yapıyor.”
Oysa durum böyle değildir.
Her şey ne zaman başladı?
Sivil seyrüseferin Karadeniz’de karşı karşıya olduğu mevcut risklerden söz ederken, tartışmayı yalnızca kimin kaç gemiyi vurduğuna ilişkin basit bir hesaplamaya indirgememek gerekir. Asıl soru, Karadeniz’i geniş çaplı çatışmaların yaşandığı bir bölgeye kimin ve hangi koşullar altında dönüştürdüğüdür.
Karadeniz’deki mevcut savaşın kronolojisini, durumun boyutlarının yalnızca hükümetlerin ve uzmanların değil, geniş kamuoyunun da dikkatini çekmeye başladığı 2025 veya 2026 yıllarındaki gelişmelerden değil, Rusya’nın Ukrayna’ya karşı geniş çaplı işgalini başlattığı 24 Şubat 2022 tarihinden başlatmak gerekir.
Bu noktada Türk kamuoyu açısından özellikle dikkat çekici bir olgu bulunmaktadır.
Rusya’nın işgalinin daha ilk gününde, Ukrayna’nın Odesa limanı açıklarında Türk armatöre ait Yasa Jupiter adlı ticari gemi vuruldu.
Ertesi gün, 25 Şubat’ta, Rusya tarafından iki yabancı ticari gemi daha vuruldu: Panama bayraklı Namura Queen ve Moldova bayraklı Millennial Spirit. Daha sonra Panama Denizcilik İdaresi, Lord Nelson adlı bir başka geminin de Rusya tarafından hasara uğratıldığını bildirdi.
Namura Queen, tahıl yüklemek üzere Ukrayna’nın Pivdennyi Limanı’na gidiyordu.
2 Mart’ta Ukrayna’nın Olvia Limanı’nda Bangladeş bandıralı Banglar Samriddhi gemisi vuruldu. Saldırıda bir mürettebat üyesi hayatını kaybetti. Ertesi gün ise Estonya’ya ait HELT adlı ticari gemi battı.
Dolayısıyla Rusya, Ukrayna’ya yönelik geniş çaplı işgalinin daha ilk günlerinden itibaren doğrudan ve bilinçli eylemleriyle Karadeniz’de uluslararası ticari seyrüsefer açısından ciddi bir tehdit oluşturdu. Ukrayna’nın Karadeniz limanlarını abluka altına aldı, Karadeniz’in önemli bir bölümünü çatışma alanına
Tahıl Anlaşması bile saldırıları durdurmadı
22 Temmuz 2022 tarihinde İstanbul’da, Türkiye ve Birleşmiş Milletler’in arabuluculuğunda, hem Ukrayna’nın hem de Rusya’nın taraf olduğu Karadeniz Tahıl Girişimi imzalandı.
Bu girişim, Türkiye’nin bu savaş sürecindeki en önemli diplomatik başarılarından biri oldu. Milyonlarca ton Ukrayna gıdasının yeniden dünya pazarlarına ulaştırılmasını mümkün kılarak küresel bir gıda krizinin önlenmesine katkı sağladı.
Ancak anlaşmanın imzalanmasından yalnızca bir gün sonra, 23 Temmuz’da Rusya Odesa Limanı’na füze saldırısı düzenledi.
Rusya’nın Temmuz 2023’te Tahıl Girişimi’nden çekilmesinin ardından Ukrayna’nın liman ve tahıl altyapısına yönelik saldırılar sistematik hâle geldi. Odesa, Çornomorsk ve Pivdennyi limanlarının yanı sıra Ukrayna’nın Tuna Nehri üzerindeki limanları da saldırıların hedefi oldu.
Rus saldırılarında tahıl terminalleri, depolar, rıhtımlar ve sivil ticari gemiler hedef alındı.
Bu noktada sorun, Ukrayna’nın, Türkiye’nin ve hatta Karadeniz bölgesinin sınırlarını çok aşmaktadır.
Karadeniz, Ukrayna tahılının ve diğer tarım ürünlerinin dünya pazarlarına ulaştırılmasındaki başlıca güzergâhlardan biridir. Bu nedenle limanlara, tahıl terminallerine ve deniz taşımacılığına yönelik saldırılar yalnızca Ukrayna ekonomisine yönelik saldırılar değildir. Bu saldırılar, özellikle istikrarlı gıda ithalatına bağımlı olan Afrika, Orta Doğu ve Asya ülkeleri açısından küresel gıda güvenliğine yönelik ciddi riskler oluşturmaktadır.
Burada göz ardı edilmemesi gereken bir başka tehlike daha bulunmaktadır. Rusya uzun yıllar boyunca Avrupa’nın Rus enerji kaynaklarına bağımlılığını siyasi baskı aracı olarak kullandı. Bugün uluslararası toplum, benzer bir baskı aracının gıda alanında ortaya çıkmasına izin vermemelidir. Deniz güzergâhlarını, ihracat miktarlarını ve dünya fiyatlarını etkileme imkânı, uygun fiyatlı tahıla ihtiyaç duyan ülkeler üzerinde bir baskı aracına dönüşmemelidir.
Doğal gaz şantajı öncelikle Avrupa’yı hedef alıyordu. Potansiyel bir gıda şantajının ise çok daha geniş bir coğrafyayı etkileme riski bulunmaktadır. Bunun sonuçları Karadeniz’den binlerce kilometre uzaktaki ülkelerde dahi hissedilebilir.
Bu politikanın sonuçları hâlihazırda sahada görülmektedir.
Eylül-Ekim 2024 döneminde Rusya, Ukrayna’nın Karadeniz limanlarına ve sivil deniz taşımacılığına yönelik saldırılarını keskin biçimde artırdı. BM Genel Sekreter Yardımcısı Miroslav Jenča, 21 Ekim 2024 tarihinde BM Güvenlik Konseyi’nde yaptığı açıklamada, 1 Eylül’den itibaren Rus saldırıları sonucunda en az altı sivil geminin yanı sıra Ukrayna limanlarındaki tahıl altyapısının da hasar gördüğünü bildirdi.
12 Eylül’de, Türk bir operatör tarafından işletilen ve Ukrayna tahılını Mısır’a taşıyan AYA gemisi Romanya’nın münhasır ekonomik bölgesinde vuruldu. 6 Ekim’de Pivdennyi Limanı’nda mısır taşıyan Paresa; 7 Ekim’de Odesa’da Palau bayraklı kuru yük gemisi Optima; 9 Ekim’de yine Odesa’da Panama bayraklı konteyner gemisi Shui Spirit; 14 Ekim’de ise Odesa Limanı’nda iki sivil gemi daha, NS MOON ve bir kez daha Optima, saldırıların hedefi oldu.
Vurulan gemilerin bir bölümü Afrika ve Orta Doğu ülkelerine gıda taşıyordu. Bu saldırılarla eş zamanlı olarak buğday fiyatlarında artış ve deniz taşımacılığı ile Ukrayna’nın deniz yoluyla gerçekleştirdiği ihracata ilişkin risklerin sigorta maliyetlerinde yükseliş kaydedildi.
Dolayısıyla söz konusu olan münferit olaylar değil; uluslararası deniz taşımacılığına, gıda güvenliğine ve serbest ticarete yönelik sistematik ve uzun süreli bir tehdittir. Bu tehdit, Rusya’nın Ukrayna’ya karşı saldırganlığının doğrudan bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.
Peki Ukrayna ne zaman harekete geçti?
Bu, bugün açıkça sorulması gereken bir sorudur.
Evet, Ukrayna, Rus saldırganlığına karşı sahip olduğu meşru müdafaa hakkını kullanarak Rusya’ya yönelik operasyonlar yürütmektedir. Ukrayna güçleri, Rusya’nın savaş kapasitesini sürdürmek için kullandığı Rus donanmasını, liman altyapısını, petrol ve deniz lojistiğini hedef almaktadır.
Bunu inkâr etmek doğru olmaz.
Ancak burada kronoloji belirleyici öneme sahiptir.
Rus kaynaklarında, daha 24 Şubat 2022 tarihinde Azak Denizi’nde SGV-Flot ve Seraphim Sarovskiy adlı iki Rus sivil yük gemisinin Ukrayna füzeleriyle vurulduğu yönünde iddialar bulunmaktadır. Bu gemilerden en az birinin hasar gördüğü bağımsız kaynaklarca da doğrulanmıştır. Ancak saldırının Ukrayna tarafından gerçekleştirildiği iddiası esas olarak Rusya Federal Güvenlik Servisi’nin (FSB) açıklamasına dayanmış ve bağımsız kaynaklarca doğrulanmamıştır. Ukrayna tarafı ise ticari gemilere yönelik saldırılarla herhangi bir bağlantısı olduğunu reddetmiş ve Rusya’nın bu yöndeki açıklamalarını dezenformasyon olarak nitelendirmiştir.
Bununla birlikte, olayların genel kronolojisi değerlendirilirken bu iddiaları görmezden gelmemek gerekir.
Burada esas olan başka bir noktadır: Bu olaylara ilişkin haberler, Rusya’nın 24 Şubat 2022’de Ukrayna’ya karşı geniş çaplı işgalini başlatmasının ve Karadeniz ile Azak Denizi kıyıları ve sularını da kapsayan geniş çaplı askerî harekâtın başlamasının ardından ortaya çıkmıştır.
Dolayısıyla söz konusu iki geminin vurulmasından kimin sorumlu olduğu meselesini açık bıraksak dahi, bu olaylar temel kronolojiyi değiştirmemektedir: Ukrayna denizdeki savaşı başlatmamış ve Rusya’nın işgalinden önce Rus limanlarına giden ticari gemilere karşı bir saldırı kampanyası yürütmemiştir. Bu olaylar, Rusya’nın başlattığı geniş çaplı savaşın koşulları altında meydana gelmiştir.
Rus ticari gemilerine yönelik belgelenmiş Ukrayna operasyonlarına bakıldığında ise kronoloji farklıdır.
Rus ticari gemilerine yönelik kasıtlı bir Ukrayna saldırısının iyi belgelenmiş ilk örneklerinden biri, geniş çaplı savaşın başlamasından bir yılı aşkın süre sonra, 5 Ağustos 2023 tarihinde Kerç Boğazı yakınlarında SIG tankerine düzenlenen saldırıdır.
Bununla birlikte SIG, sıradan ve tarafsız bir ticari gemi değildi. Rus tankeri, Suriye’deki Rus güçlerine uçak yakıtı tedarikindeki rolü nedeniyle 2019’dan bu yana ABD yaptırımları altındaydı. Ukrayna tarafı da geminin faaliyetlerini Rus askerî lojistiğinin desteklenmesiyle ilişkilendiriyordu.
Sonraki dönemde, özellikle 2025-2026 yıllarında Ukrayna, Rusya’nın deniz, liman ve petrol lojistiğine yönelik operasyonlarını önemli ölçüde genişletti. Bu eylemler bir boşlukta ortaya çıkmadı. Bunlar, yıllardır Rus saldırganlığına karşı kendisini savunan, limanları abluka altında tutulan ve limanları ile ihracat altyapısı sistematik saldırılara maruz kalan bir devletin karşı koyma çabasının parçası olarak gelişti.
Dolayısıyla temel mesele yalnızca bugün her iki tarafın da denizde güç kullanıp kullanmadığı değildir. Her iki taraf da güç kullanmaktadır.
Asıl mesele şudur: Bu savaşı kim başlattı, savaşı Karadeniz ve Azak Denizi’ne kim taşıdı ve kim buna karşılık vermek üzere harekete geçmek zorunda kaldı?
Karşılıklı saldırılar, karşılıklı saldırganlık anlamına gelmez
İşte temel ayrım tam da burada ortaya çıkmaktadır.
Karadeniz’de her iki tarafın gerçekleştirdiği saldırılardan söz edilebilir, bunların sayısı hesaplanabilir. Deniz taşımacılığı açısından artan riskler ele alınabilir. Sivil gemilerin karıştığı her bir olay ayrı ayrı soruşturulabilir.
Ancak buradan hareketle Ukrayna ile Rusya’nın Karadeniz’de yaşananlardan eşit ölçüde sorumlu olduğu sonucuna varılamaz.
Bir devlet başka bir devletin topraklarını işgal etmiş, topraklarının bir bölümünü ele geçirmiş, limanlarını bilinçli ve kasıtlı biçimde abluka altına almış ve limanları ile ihracat altyapısına saldırmaya başlamıştır.
Diğer devlet ise kendisini savunmaktadır.
Bu nedenle sebep ile tepkiyi birbirine karıştırmamak son derece önemlidir.
Karadeniz’deki durumu 2026 yılında gerçekleşen belirli bir saldırıdan başlayarak anlatırsak, tablo gerçekten de simetrik görünebilir. Bu durumda “iki taraf da aynı şeyi yapıyor” tezi mantıklı ve gerçeğe uygun görünebilir. Ancak kronolojiyi 24 Şubat 2022’den başlattığımızda aradaki fark açıkça ortaya çıkmaktadır.
Peki ya sivil gemiler?
Bu konuda Ukrayna’nın tutumu nettir.
Sivil seyrüsefer güvenliği, geminin taşıdığı bayraktan bağımsız olarak sağlanmalıdır. Türkiye’nin kendi denizcilerinin, armatörlerinin ve ticari gemilerinin güvenliği konusunda duyduğu endişe tamamen meşrudur.
Ukrayna bu konuyu ciddiyetle ele almaktadır.
Bununla birlikte, her somut olay doğrulanmış olgular temelinde değerlendirilmelidir. Bir dronun bir geminin yakınında patlamış olması veya bir geminin hasar görmesi, saldırıyı kimin gerçekleştirdiği sorusuna tek başına yanıt vermez. Sorumluluğun tespit edilebilmesi için yeterli teknik kanıta ihtiyaç vardır. Bu nedenle Karadeniz’de ticari gemilere yönelik her saldırının yalnızca varsayımlardan hareketle otomatik olarak Ukrayna’ya atfedilmemesi gerekir.
Aynı şekilde, olağan sivil deniz taşımacılığı ile Rusya’nın Ukrayna’ya karşı savaş yürütme kapasitesini sürdürmek ve Karadeniz bölgesinin güvenliğine yönelik tehdit oluşturmak amacıyla deniz ve liman lojistiğini, petrol gelirlerini, yaptırımları aşmaya yönelik mekanizmaları ve diğer altyapıyı kullanması arasında da ayrım yapılmalıdır.
Bu, soyut bir varsayım değildir. Ukrayna ve uluslararası ortakları, Rus petrolü ve petrol ürünlerinin yaptırımları aşarak ihraç edilmesinde kullanılan ve Rusya’nın sözde “gölge filosuna” mensup yüzlerce gemiyi tespit etmiştir. Bu gemilerin önemli bir bölümü üçüncü ülkelerin bayrakları altında seyretmektedir. Belgelenmiş yöntemler arasında gerçek gemi sahipliğinin gizlenmesi, gemilere ilişkin verilerin manipüle edilmesi ve gemiden gemiye yük transferleri bulunmaktadır. Bazı gemiler ise askerî yüklerin veya Ukrayna’dan çalınan tahılın taşınmasındaki rolleri nedeniyle yaptırımlara tabi tutulmuştur.
Dolayısıyla bir geminin sivil statüde olması veya üçüncü bir ülkenin bayrağını taşıması, onun Rusya’nın deniz lojistiğinde fiilen nasıl bir rol oynadığı sorusuna tek başına tam bir yanıt vermemektedir.
Bununla birlikte, geminin taşıdığı yükün niteliğinden, bayrağından veya izlediği rotadan bağımsız olarak başka bir gerçeklik daha bulunmaktadır: Karadeniz’de devam eden askerî faaliyetlerden doğrudan kaynaklanan riskler.
Ukrayna tarafının çatışmaların sürdüğü bölgelerde seyrüsefer açısından mevcut risklere ilişkin resmî uyarıları da göz ardı edilmemelidir. Karadeniz, yüksek askerî riskin bulunduğu bir alan olmaya devam etmektedir. Bu nedenle armatörler ve gemi işletmecileri rota planlamalarında bu durumu dikkate almalı, mevcut tehditleri gerektiği şekilde değerlendirmeli ve mürettebatı bunlarla bağlantılı riskler konusunda bilgilendirmelidir.
Bu tür uyarılar, sivil seyrüseferin korunması gerekliliğini ortadan kaldırmaz. Ancak ticari bir geminin aktif çatışmaların yaşandığı bir bölgeye gönderilmesine ilişkin kararın, mevcut tehditlerin tam olarak bilincinde olunarak alınması gerektiği anlamına gelir.
Güvenli bir Karadeniz, Ukrayna ve Türkiye’nin ortak çıkarıdır
Limanlarımız, Ukrayna ihracatının başlıca çıkış noktalarından biridir. Ancak mesele artık uzun zamandır yalnızca Ukrayna ekonomisiyle sınırlı değildir.
Karadeniz’in güvenliği yalnızca bölgesel istikrar meselesi değil, aynı zamanda küresel gıda güvenliğinin de önemli bir unsurudur. Bu nedenle Ukrayna ve Türkiye, seyrüsefer serbestisinin sağlanması ve gıda ürünlerinin dünya pazarlarına kesintisiz biçimde ulaştırılması konusunda ortak bir stratejik çıkara sahiptir.
Bu noktada Ukrayna ve Türkiye’nin, bölgedeki diğer tüm devletler gibi, stratejik çıkarları örtüşmektedir.
Ülkelerimizin; ticari gemilerin güvenle seyredebildiği, denizcilerin can güvenliklerinden endişe duymadan çalışabildiği ve uluslararası ticaretin askerî şantajdan uzak biçimde işleyebildiği bir Karadeniz’e ihtiyacı vardır.
Ukrayna tam da bu nedenle Karadeniz’i sivil seyrüsefer açısından daha güvenli hâle getirebilecek somut mekanizmaları desteklemektedir.
Türkiye, taraflara Karadeniz’de seyrüsefer güvenliğini daha geniş kapsamlı çatışmalardan ayrı ele almayı mümkün kılacak, saldırılara yönelik bir moratoryum mekanizması oluşturulmasını önermiştir. Ukrayna, böyle bir mekanizma arayışı fikrine olumlu yaklaşmıştır. Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın kamuoyuna yaptığı açıklamalarda da belirttiği üzere, Karadeniz’de güvenliğin sağlanması gerektiği konusunda Ankara ile Kyiv arasında ciddi bir anlayış birliği bulunmaktadır.
Dahası Ukrayna, 2025 yılında İstanbul’da Rus tarafıyla gerçekleştirilen görüşmeler sırasında, gerilimin azaltılması ve seyrüsefer güvenliğinin sağlanmasına yönelik somut adımlardan biri olarak denizi de kapsayan tam bir ateşkes önermişti. Rusya, Ukrayna’nın önerdiği koşulsuz ateşkesi kabul etmedi. Moskova daha sonra Türkiye’nin Karadeniz’deki çatışmalara ilişkin moratoryum önerisini de fiilen reddederek böyle bir adım için gerekçe görmediğini açıkladı.
Dolayısıyla mesele, Ukrayna’nın sivil seyrüsefer güvenliğini veya bir anlaşmaya varılması ihtimalini destekleyip desteklemediği değildir. Ukrayna bunları desteklemektedir. Asıl mesele, böyle bir anlaşmanın gerçekten güvenlik sağlaması ve Rus saldırganlığının devamı için yeni imkânlar yaratmaması adına hangi koşulları içermesi gerektiğidir.
Bu koşullar karşılıklı olmalı, güvenilir denetim mekanizmaları ile ihlaller karşısında sorumluluk öngörmeli ve Ukrayna’nın meşru müdafaa hakkını kısıtlamamalıdır. Aynı şekilde Rusya’nın ateşkes rejimini askerî kapasitesini yeniden tesis etmek veya sivil deniz taşımacılığı kisvesi altında savaş makinesinin ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla kullanmasına imkân tanımamalıdır.
Karadeniz’in güvenliği, Rus saldırganlığının sürdürülmesi için güvenli koşullar yaratılması anlamına gelemez.
Sebep ile Sonucu Doğru Ayırmak Gerekir.
Bu nedenle Karadeniz’e ilişkin tartışmaya şu soruyla başlamamak gerekir:
“Bugün hem Rusya hem de Ukrayna saldırılar düzenlemiyor mu?”
Bunun yerine başka sorular sormak gerekir:
Bu savaşı Karadeniz’e kim taşıdı?
Başka bir devletin limanlarını kim abluka altına aldı?
Geniş çaplı işgalin daha ilk gününde uluslararası ticari seyrüsefer için tehdidi kim yarattı?
Türkiye açısından bu sorunun özellikle sembolik bir yanıtı vardır:
Yasa Jupiter. 24 Şubat 2022. Rusya’nın geniş çaplı işgalinin ilk günü.
Kronolojiyi tam da bu tarihten başlatmak gerekir.
Bugün Ukrayna ve Türkiye’nin ortak bir hedefi vardır: Karadeniz’i yeniden güvenli hâle getirmek. Ancak bunun için yalnızca tehlikenin sonuçlarını değil, kaynağını da doğru tespit etmek gerekir.
Karşılıklı saldırılar olabilir. Ancak karşılıklı bir saldırganlık söz konusu değildir.
Ukrayna bu savaşı başlatmadı.
Ukrayna kendisini bu savaşa karşı savunuyor.

