XX. YÜZYILDA BİRLEŞİK KRALLIK’IN RUSYA POLİTİKASI

Shape Image One
XX. YÜZYILDA BİRLEŞİK KRALLIK’IN RUSYA POLİTİKASI

Muhammet Emre DEMİRTAŞ

Birbirinden kültürel, askeri, fikirsel, yapısal olarak çok farklı olan iki büyük emperyal gücün ilişkilerini incelemeden önce bu ülkelerin konumlarını, konjonktürü ve psikolojilerini tanımakta yarar var. Romanovlar ile Windsor’un mücadelesiyle başlayan olaylar modernleşmeyle birlikte politbüro, hükümet ve kabine arasında yer bulmaya başladı. Avrupa’nın en batısındaki, XVIII.-XX. Yüzyıllara damga vurmuş, XX. Yüzyılda iki yıkıcı Dünya Savaşından öyle ya da böyle galibiyetle çıkmış olan Britanyalıların, XVIII.-XX. Yüzyılı hem askeri hem ideolojik-siyasi olarak etkisi altına almış, tundralardan, Avrupa’nın doğusundan ortasına kadar devasa bir alana yayılmış, Hitler ve Napolyon’un kesin ve evrensel Avrupa imparatorluklarını kurmayı engellemiş olan Ruslarla olan ilişki ve politikalarını kısa bir raporda tam anlamıyla incelemek ve anlatmak zor (Kissinger, 1994: 128). Rus tarihçi Klyuchevsky’nin söylediği gibi, Rusya “hem Doğu’dan gelen sert hem de Batı’dan gelen ılıman rüzgarların estiği” bir ülkedir. Ruslar, aynı anda hem güç dengesinin vazgeçilmez bir unsuru, hem de güç dengesine birer tehdit oluşturmuştur ancak bu dengede kendine tam olarak bir yer bulamamıştır (Kissinger, 1994: 127). Britanyalıların II. Dünya Savaşı sonrasındaki dış politikasında kendini pasifize etmiş olması, güç kaybı ve dekolonizasyon anlatımda işleri kolaylaştırmış gibi görünse de detayların içerde kalması teyide muhtaçlığı arttırmıştır. Birbirine mesafen uzak olan bu iki emperyal gücün, emperyal olması sebebiyle çıkarları ve sınırları çakışmaktadır. Bu çakışma bize, İngilizlerin XX. Yüzyıldaki yani modern diplomasilerde Ruslarla olan politikalarını incelettiriyor.

1. Büyük Oyun ve Kafkasya

Birleşik Krallık’ın Kraliçesi I. Elizabeth’in Britanya Adasından yurtdışına çıkıp dünyayı gezmesiyle başlayan koloni ve sömürge faaliyetleri yararlı yararsız birçok uydu kazandırırken, şüphesiz bunlardan en önemlilerinden birisi British Raj yani Britanya Hindistanı oldu. Ortaokul derslerinden bile ismini duyduğumuz East India Company yani Doğu Hindistan Şirketi afyon, çay, ipek, çivit boyası ve tuz gibi ürünlerin ticaretlerinde bulunuyordu. 1600’de kurulan ve yaklaşık XIX. Yüzyıla kadar faaliyetlerini sürdüren bu şirketin değeri Kraliyet için çok büyüktü. Hindistan’ı sömürmek için kurulan bu şirket daha sonralarda Hindistan siyasetinde de büyük rol üstlendi. Britanyanın Asya politikası da büyük ölçüde Raj üzerine şekillenmiş oldu.

Yaklaşık yüz yıl boyunca Ruslara karşı Osmanlıları destekleyen Britanyalılar bazı sebeplerden bu politikasından vazgeçti ve Osmanlı Devleti’nin Mondros Mütarekesini imzalamasıyla Britanyalılar, Kafkasya’da aktif olma şansı buldu. Bu yolu, Güney Asya ile birleştirerek bölgeyi kontrol altında tutmak isterken, Kafkasya politikalarındaki tıkanıklığın ve üstündeki yükün farkına varan Britanyalılar, daha sonra Türkler ile iş birliği yapmak istese de bu isteklerine karşılık bulamayacaklar ve Kazım Karabekir tarafından kabul görmeyecektir (Mehmet Okur, 2017: 413).

Büyük Oyun, Merkez Asya ve Güney Asya’da İngilizlerin Ruslarla, Afganistan, İran, Hindistan ve komşu ülkeler üzerinde hakimiyet, çıkar üzerinde dönen çatışmalara verilen isimdir. XIX. Yüzyılda büyük bölümünü geçiren Büyük Oyunun asla bitmeyeceğini ifade edenlerin de olduğunu söylemek mümkün (Bkz: Konstantin Penzev).

Rus İmparatorluğu’nun Asya’da sürekli genişlemesi Britanya’yı, Hindistan temelinde rahatsız ederken, Rusları da İngilizlerin Asya’daki genişleme faaliyetleri huzursuz ediyordu. Bu iki büyük Avrupa gücü, kısa sürede -geriden gelen güç mücadelesinden de kalıntılarla-gerilimi arttırmakta bir sakınca görmedi. Bu dönemde Britanya’nın en büyük korkusunun, en önemli sömürgelerinden Hindistan’ın işgal edilme ihtimali olmasını tekrar hatırlatmakta yarar var. Büyük Oyun dahilindeki politikalarını, bu şekillendirmiş ve bunun üzerine kurmuştur. İngiltere, ekonomisini ayakta tutan Hindistan’ı istiladan korumak için İran’ın güneyini işgal etme planları kurmaya başladı (Mehmet Okur, 2017: 395). Bu işgal planı Britanyalıları, Osmanlı üzerindeki Almanya nüfuzunun artmasıyla, 31 Ağustos 1907’de Anglo-Rus Antantı imzalamaya, ardından da VII. Edward ile II. Nikolay’ın, günümüzde Estonya’nın başkenti Reval’de görüşmeye itti. Bu antlaşmayla Ruslar, Britanyalıların Afganistan üzerindeki himayesini tanırken Afganları çelmeyeceğini, Afgan Emiriyle müzakere etmeyeceğinin, Britanya ve Çarlık Rusya’nın da Tibet’in iç işlerine karışmayacağının sözünü vermiş oldu. İran üç bölüme ayrılırken kuzeyi, doğal olarak Ruslar, güneyi ve güneydoğuyu -Belucistan bölgesini- Britanyalılar alarak, merkezi bağımsız bırakacak şekilde takdim ettiler.

Bu gizli antlaşmayı, Osmanlı’yı paylaştırma amacıyla 1916’daki Sykes-Picot Antlaşması izledi. Antlaşma taraftarı olan ülkelerin tahmin edemeyecekleri bir olayla, bu gizli antlaşmalar deşifre edildi. Savaş sürerken olan bu olay, Lenin’in önderliğindeki Ekim 1917’deki Bolşevik Devriminden başkası değildi. Bu iç savaşın patlak vermesiyle savaştan çekilmek isteyen Bolşevikleri, 1914 Londra Sözleşmesi’ni -tekil barış yoluna gitmemeyi amaçlar- ihlal etmekle itham eden İtilaf devletler Lenin’i vazgeçirmek için her yolu deneyip, hükümetini tanımadıklarını deklare etmiş oldular. Batı ile Sovyet zıtlaşması, Bolşeviklerin ortaya çıktığı günden başladı demek çok da yanlış olmaz. Rusları savaşmaya devam ettirmek için birçok yolu deneyen Britanyalıların temel amacı sömürgelerini korumak ve onları kaybetmek istememesiydi. Ayrıca sömürge halklarında, koruyucu olarak görülen İngiltere, Bolşeviklerin de yardımıyla tam tersi bir algıya dönüşmeye başlamıştı. Bolşeviklerin iletişim kurmaya yanaşmaması itilaf devletlerini, Rusya’yı bölmeye itti ve Britanya, Rusya temsilcisi Buchanon’a mesaj göndererek, Kazaklar, Kafkasyalılar, Ukraynalılar ve Romanyalılardan oluşturabileceği bir devletle Rusya’yı etkisi altına almayı amaçladı. Daha sonra başına bela olacağı, Çar taraftarı General Denikin gibi komutanlara bol miktarda silah, tank, mühimmat, erzak yardımında bulunuldu. Denikin, Kafkas cumhuriyetlerini tanımayıp “bölünmez Büyük Rusya” isterken İngilizlerin buradaki milletlere verdiği bazı sözler Londra yönetimini zor durumda bırakmıştır. Denikin, İngilizlerin tepkisine rağmen Gürcistan ve Dağıstan’ı da işgal etmekten geri durmadı. Bu bölgede Ruslara karşı tutarlı bir siyaset götüremeyen İngilizler çelişkili olarak hem Kafkasya’da küçük devletin kurulmasını destekliyorken, hem de Bolşeviklerle savaşması için Beyazlara yardım ediyordu.

Bu durum da çok geçmeden iç siyasette huzursuzluklara yol açtı. Bu eleştiriler Rusya’dan çekilme ihtimali üzerinde yoğunlaşıyordu. 1919’un başında sonuçsuz kalan müzakere yolu, 1921’de “İngilizlerin Rusya’dan tamamen çekilmesi” teklifini Lloyd George hükümetine sundu. Sovyetlere, İran, Irak ve Anadolu yolunu kapamak amacıyla bazı bölgelere küçük çaplı kuvvetler bırakıldı. Geçen süre zarfında İngilizlerin buradaki çabalarının sadece israf ve çıkmaz olduğu geç de olsa anlaşıldı. Başarısız olan Asya macerası uzun süre Batılı devletlere kapanmış oldu.

Yazım boyunca Britanyalılar, İngilizler, Anglosaksonlar gibi birçok ifade kullanırken anlam ayrımı gözetmediğimi belirtmek isterim. Bazı durumlarda Birleşik Krallık ifadesini kullanırken bazı durumlarda da alışık olduğumuz İngiltere ifadesini kullanmamın özel bir sebebi yoktur. Bu aynı zamanda Rus Çarlığı, Rusya İmparatorluğu, Sovyetler ve Rusya Federasyonu için de geçerlidir.

2. Demir bir perde

Kara bir sis gibi Avrupa’nın üstüne çöken Hitler’in karşısında duran iki güç vardı. Bunlar Müttefikler olarak bildiğimiz Kuzey Atlantik devletleri ve Doğu Avrupa’da ideolojisini yayarak var olan Komintern devletler. Birbirinden hiç hazzetmeyen Batı Avrupalılar ve Bolşevikler, Hitler’in bu hızına dayanamayıp birlik olmak zorunda kaldı. Bu mecburi birlik olmanın yanı sıra İngilizlerin, Ruslarla olan ideolojik, sistemsel farklılıklarını ve nefretlerini hep akıllarında tutmuşlardır (Örmeci, 2020: 358).

Yatıştırma politikası (appeasment policy) uygulayan Neville Chamberlain’in Çekoslovakya’yı işgal etme planları kuran Hitler’i hafife alması, geleceği öngörememesi, Birleşik Krallık’ın uzun süre politikalarını belirleyecek ve adını unutturmayacak eski Savaş ve Hava Devlet Bakanı Winston Churchill’e kapıyı aralayan şey olacaktır. Hitler, gücünü dondurucu kışta Rus topraklarında tüketip sonu görünmeye ve çekilmeye başlarken diğer yandan, birbirine güvenmeyen The Big Three (Churchill, Roosevelt, Stalin)4 Şubat 1945’teYalta’da bir araya geldi. Birbirine güvenmemekle birlikte, konular üzerinde anlaşamamaları Soğuk Savaş’ın habercisi niteliğindeydi.

Sovyetler Birliği’nin kurduğu özel mülkü ortadan kaldıran, aşırı otoriter, acımasız, liderin tekelinde sistemi Müttefikler ve Britanya’da hoş karşılanmadı ve savaş sonunda birbirine düşmanca tutum göstermelerine sebep oldu. İngiliz diplomat Frank Roberts, Birleşik Krallık’ın da ABD gibi çevreleme politikası (containment policy) uygulaması ve çevrelemeye katılmasını önermiştir. Churchill’in Westminster College’daki konuşmasında demir perdeden (iron curtain) söz etmesi, Soğuk Savaş’ın başlangıcı olarak kabul edilmektedir (Örmeci, 2020: 359).

Eğer hukukun ve adaletin üstünlüğünü sağlayamayacaksak, Alman işgalcilerin yerini totaliterciler ya da polis devletleri alacaksa, Hitlerci suçlarından ötürü yargılamak pek işe yaramayacaktır.

Winston Churchill

Churchill’in, Hitler’in yenilmesinden sonra takındığı tutum gerçekten de çok kıymetli ve samimidir. Churchill, Avrupa’da “özgürlük”, “demokrasi”, “insan hakları” gibi kavramların oturması için çaba sarf etmiş, savaşı engellemeye yönelik adımlar atmış ve Birleşik Krallık’ın nüfuzunu buraya harcamıştır. Ayrıca bunu, iç siyasette yerini garantileyemezken, İşçi Partisi’nin yükselişe geçtiği dönemde denemiştir. “Özgürlük”, “demokrasi” gibi kavramlara çok yakın olmayan birkaç lider ayakta kalmıştı. Henüz beyaz bayrak çekmemiş olan Japon İmparatoru Hirohito ve aynı safta savaştıkları Joseph Stalin. Büyük bir zafer kazanmış, Berlin’e ilk olarak girmiş ve özgüveni yüksek bir Stalin’in durdurulmasının kolay olmayacağını bilen başbakan, Sovyetlerin sürekli olarak Doğu Avrupa’yı taciz etmesinin, İngiltere’yi “siyasi tavizler dönemine” sokacağını ve “üçüncü dünya savaşının” çıkabileceği düşünüyordu (Gilbert, 2011: 993). Bunun için ABD Başkanı Truman’ı ikna etme çabasına girdi ve Potsdam’da sorunları çözmek için son kez bir araya getirmeyi başardı. Bu süre zarfında Moskova mahkemelerinde hapis cezası alan 14 Polonyalı siyasetçi, Churchill’in komünizmin zorbalığı konusundaki endişelerini haklı çıkarıyordu (Gilbert, 2011: 999). Doğu Avrupa devletlerinin Sovyetleştirilmesine karşı olduğu ve Polonya’da serbest seçimlerin yapılmasını güvence etmesi Stalin’in, baş başa yemek yediği Churchill’e söylediği birkaç yalandan biriydi (Gilbert, 2011: 1004).

Seçimler için ülkesine dönen Churchill, kazanması beklenen Muhafazakar Parti’nin büyük bir çöküş yaşadığını ve farkla kaybettiğini gördü. Potsdam’ın son görüşmesine gitmeden istifasını Kral VI. George’a takdim ederek başbakanlık görevini bırakmış oldu. “Biriktirdiğim bilgi ve deneyim, bu kadar çok ülkede kazandığım otorite ve prestij yok olacaktı” (Gilbert, 2011: 1007). Churchill’in bu sözleri Birleşik Krallık’ın yeni başbaşkanın Clement Atlee olduğu gerçeğini değiştirmiyor ve Stalin’le mücadele eden bir başbakan yerine, Potsdam Konferansının son görüşmelerine İşçi Partili bir başbakan gidiyordu. 

6 Ağustos’ta Japonya’nın Hiroşima kentine atılan atom bombası, ertesi gün ikinci bombanın Nagazaki şehrine atılmasıyla devam etti. 15 Ağustos’ta Japonya İmparatoru Hirohito, kayıtsız şartsız teslim olduklarını açıklarken, İkinci Dünya Savaşı böylelikle son bulmuş oluyordu.

Başbakanlığı Atlee’ye devretmesine rağmen durmayan ve Truman’ın isteği üzerine Queen Elizabeth zırhlısıyla Amerika’daki üniversitelere ders ve seminer vermeye giden Churchill, burada Stalin’e karşı Amerika’yı uyarıyor ve neden savaştıklarını hatırlatıyordu. Bu sırada Akdeniz ve Ege’de üs istemekle kalmayan Stalin, Trablus’ta bir deniz üssünü dile getiriyordu. Sovyet yayılmacılığının ve totaliterliğinin farkında olan Harry S. Truman hem Türkiye ve Yunanistan’ın güvende olduğunu göstermek hem de göz dağı vermek için Missouri zırhlısını Akdeniz’e gönderme planları yapıyordu (Gilbert, 2011: 1020). Churchill bunları söylerken Rusya’ya haksızlık yapma ve gücünü zayıflatma peşinde değildi. 

Biz Rusya’nın, dünyanın lider ülkeleri arasında hak ettiği yeri almasını memnuniyetle karşılıyoruz. Fakat Avrupa’nın şimdiki durumu hakkında bazı gerçekleri önünüze sermek benim görevimdir. Baltık Denizi’ndeki Stettin’den (Szczecin) Adriyatik’teki Trieste’ye kadar tüm kıta boyunca bir demir perde indi.

Bu hattın gerisinde Orta ve Doğu Avrupa’nın tarihi devletlerinin başkentleri, Varşova, Berlin, Prag, Viyana, Budapeşte, Belgrad, Bükreş ve Sofya var; tüm bu ünlü kentler ve çevrelerindeki halklar Sovyet dünyası diyeceğim bir bölgenin içindedir ve hepsi de şu ya da bu şekilde, sadece Sovyet nüfuzu altında değil, Moskova’nın çok sıkı ve çoğu vakada giderek artan ölçüde denetimine tabidir“ (Gilbert, 2011: 1020). Churchill’in “Barışın Mühimmatı” adlı konuşması kısa süre içerisinde “Demir Perde” olarak ünlendi. New York’tan ayrılan Churchill ile birlikte Missouri de İstanbul’a doğru yola çıktı. Aynı gün Sovyetler Birliği, tüm kuvvetlerinin İran’dan ayrılacağını bildirdi. 

Birleşik Krallık 4 Nisan 1949’da NATO’nun kurulmasıyla kurucu üyeliğini yaptığı ittifaka büyük oranda askeri politikalarını teslim etti. Birleşik Krallık’ın geçen yüzyıldaki devasa gücünün Birleşik Devletler’e geçtiğinin farkında olan İngilizler dış politikada pasif bir hale gelmeye ve dekolonizasyonla birlikte iç işleriyle uğraşmaya başladı. Charles de Gaulle’ün iki kez veto etmesine karşın sonunda Avrupa Ekonomik Topluluğu’na girebildi ve bu iki örgütün Rusya politikalarına katılarak uzun bir dinlenme sonucuna girdi. 1979’a gelindiğinde Birleşik Krallık tarihindeki ilk kadın Başbakan olan Margaret Thatcher dış politikada ülkesini yeniden kendini gösterdi. Demir Leydi’nin konuşmasında, “Rusların gerçek bir yumuşamaya hazır olduklarına dair bir kanıtı memnuniyetle karşılayacak ilk kişi olurum. Ama korkarım ki bu kanıt başka yöne gidiyor”diyerek Soğuk Savaş’ta yumuşamanın yanında olduğunu belirtmiştir. SSCB’nin Afganistan’ı işgali, Polonya’da sıkı yönetim ilan etmesi, Avrupa’da nükleer silahlanmanın tırmandırılmasına tanık olan Thatcher, bu dönede Reagan ile birlikte politikalar uygulamıştır (Erkul, 2021: 32-33). Birbirleriyle görüşen Thatcher ve Gorbaçov belli konularda anlaşamasalar bile verdikleri güven SSCB’yi Yalta’ya götüren önemli etkenlerden olmuştur. Gorbaçov’un Washington’a ziyaret etmesiyle “Artık Soğuk Savaş’ta değiliz” gibi iddialı cümle kuran Thatcher, başbakanlığında göremezse de 26 Aralık 1991’de dağılmasıyla Sovyetler Birliği’nin sonuna gelinmiştir.

3. Casusluk İlişkileri

Birleşik Krallık’ın Ruslarla olan ilişkileri belli bir dönemden sonra askeri alandan, casusluk, istihbarati faaliyetlere ve ilişkilere kaymıştır. Secret Intelligence Service (SIS) ya da yaygın adıyla MI6, Birleşik Krallık’ın gizli haber alma örgütünü oluştururken, Sovyetler’in zamanla ismi değişen ama en yaygını olan KGB, bu görevi üstleniyordu. Cambridge Üniversitesinde okuyan ve burada komünist fikirlerle tanışan Kim Philby, Burgess, Maclean, Blunt, ve Cairncross MI6’ya girerek önemli mevkilere gelmiş, önemli bilgileri düzenli olarak Sovyetler’e aktarmışlardır. Cambridge’den mezun bu beş kişi Cambridge Five (Cambridge Beşlisi)olarak tanındı. Üzerindeki şüphelerin doğruluğu, teşkilattan atılmalarına ve Sovyetler Birliği’ne iltica etmelerine yol açtı. Rejim Muhalifi Bulgar bir yazarın Londra’da suikaste uğraması, KGB Londra Şefi Gordievsky’nin Birleşik Krallık’a sığınması önemli gelişmelerdendir (Örmeci, 2020: 360). XX. Yüzyılı geride bırakırken 2018’deki Salisbury Vakası, eski bir Rus ajanı olan Sergei Skripal ve kızının Salisbury’de bir parkta zehirlenmesiyle yankı bulmuştur (Erkul, 2021: 167). Bu olayla birlikte karşılıklı olarak birçok diplomat sınır dışı edilmiştir.

Sonuç

Bu yazımda XX. Yüzyılın İngiltere-Rusya politikalarını/ilişkilerini özetlemeye çalışırken İngiltere’nin politikasını geçmişten gelen emperyal mirasla birlikte lidere dayalı olduğunu da görmüş olduk. Churchill, Thatcher gibi isimler uzun süre politikaların başat aktörleri olarak kaldı. Halihazırda bu yazıyı yazarken Rusya’nın Ukrayna işgalinin sürdüğünü ve Avrupa’da buna en sert tepkiyi Borris Johnson’un verdiğini, atağa geçtiğini hatırlatılmalıdır. Brexit ile birlikte kısa süre kırılgan bir yapıya sahip olan Birleşik Krallık, eski pasif rolünden çıkarak aktif rol almaya başladı. Bunun devamının geleceği kanaatindeyim. 

KAYNAKÇA

Gilbert Martin (2011), Churchill, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Örmeci Ozan (2020), İngiltere (Birleşik Krallık) Siyaseti, Urzemi Yayınevi

Okur Mehmet (2017), “Bolşevik İhtilali Sonrasında İngiltere’nin Rusya ve Kafkas Politikası”, Vakanüvis-Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi, Cilt 2, Kafkasya özel sayısı, ss. 393-416.

Kissinger Henry (1998), Diplomasi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Erkul İbrahim (2021), Birleşik Krallık Dış Politikası (1979-2020), Çizgi Yayınevi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.