Bu yazıyla başladığımız Dış Politika Enstitüsü kurumsal makaleleri dizisinde küresel, bölgesel ve ulusal ölçekte önemli güncel gelişmeler hakkında tarafsız ve nesnel verilere dayalı incelemeler sunmayı amaçlıyoruz. Yazılarımız düzenli aralıklarla yayınlanacaktır. İncelemelerin, dış politika, güvenlik, savunma, ekonomi, enerji gibi konu sürekliliği olan alanlara; iklim değişikliği, nüfus, göç, terörizm gibi dinamik süreçlere ve tekil stratejik konulara ayrılmasını planlıyoruz. Geniş bir okur kitlesinin ilgisini çekeceği ümidiyle, incelemeler hakkında düşünce, öneri ve eleştirileriniz Enstitü için her zamanki gibi yol gösterici olacaktır.

İlk yazımız, Kovid-19 salgının uluslararası sistem, devletler ve toplumlar üzerindeki etkilerini tartışıyor.

 

KÜRESEL BİR SALGININ DÖNÜŞTÜRDÜĞÜ DÜNYA SİSTEMİ

‘Salgın’, tedirgin eden bir sözcüktür. Çok uzaktaymış gibi görünenin, beklenmedik hızla yanıbaşımızda belirmesini çağrıştırır. Yayılma ürkütücü, bulaşma korkutucudur. İnsanlık kadar eskidir bu kaygı; örnekleri pek çoktur: humma, veba, çiçek, kolera, HIV, ebola ve şimdi, Kovid-19 gibi. Bu endişe toplumsal bir travmadır: yüzyıl önce ilk Büyük Savaş sona ererken Avrupa’dan Amerika’ya yayılan ‘İspanyol Gribi’ karabasanı gibi. Bu defa yaşadığımız kaygı travması, yerküreyi kaplayan bir bulut gibi üzerimizde dolaşıyor. Üzerinde epeyi tartışılan, fikir yürütülen Kovid-19 fırtınası dindiğinde ‘dünya düzeni’ üzerinde nasıl iz bırakacağını düşünmek bu nedenle önemli olabilir. Zira, küresel pandemi bittiğinde ardında bırakacağı kalıntı geniş etkiler yaratmaya aday görünüyor.

Bu yazı, olası etkileri birbirleriyle etkileşim halinde üç düzlemde incelemeyi hedefliyor: uluslararası sistem, devletler ve toplumlar.

 ULUSLARARASI SİSTEMDE HANGİ YÖNE GİDİYORUZ?

 Bir bölümü otoriter yönetimlerin temennilerini dillendiren çok sayıda varsayıma rağmen, mevcut küresel sistemin bazı düzenlemelerle varlığını sürdürmesi, bu aşamada genel kabul gören ana akım beklenti olarak önümüzde duruyor. Görünürlükleri salgın döneminde artan devletlerin sonraki aşamada sahneyi yenilenmiş çok taraflı rekabetçi işbirliğine bırakmaları bu tahminin parçası. O halde, yakın gelecekte farklılaşacak, ancak özünde yapısal ve köklü değişime uğramayacak bir uluslararası sistemi öngörüyoruz.

Bu zeminde ayrışma, birbiriyle çakışan iki eksen üzerinde cereyan edecek gibi görünüyor: İlk eksende, demokratikleşme ile otoriterleşme, ikinci eksende kapsayıcı çok taraflılık ile dışlayıcı korumacılık eğilimleri saf tutmaya adaylar. Hangi eksenin belirleyici olacağı, iddialı siyasi söylemlere ve toplum mühendisliği girişimlerine değil, salgın yönetiminde ölçülebilen somut beceriye ve başarıya bağlı kalabilir. Koruyucu aşı ve tedavi yeterliliği, toplumsal ve ekonomik istikrar performansı, somut kıstaslar olarak başarıyı ölçümleyecektir. Aşının geliştirilmesi ve yaygın kullanım kapasitesi son tahlilde belirleyici başarı ölçütü olacaktır. ‘Aşı savaşları’nın ardında yatan gerçeklik bu öngörüye dayanıyor.

Tartışmayı baş aşağı çevirerek baktığımızda, ayrışmanın aslî ve talî iki zeminde oluştuğu savunulabilir. Buna göre, aslî tartışma alanında “muhafazakâr realizm” ile “otoriter realizm” modelleri arasındaki hesaplaşma belirleyici olabilir. Bu hesaplaşma, olasılıkla “rekabetçi işbirliği” üzerinde uzlaşıya varılmasıyla sonuçlanabilir. Tâli tartışma alanındaysa, idealist bir “yeni kurucu düzen” yaklaşımı ile reelpolitiğe dayanan “eski düzenin revizyonu” arasında hesaplaşma yaşanabilir. Her durumda, ilk Büyük Savaş sonrasında olduğu gibi bir belirsizliğin yaşanması olası görünüyor.  Başka deyişle, düzen değiştirici bir “yeni düzen tasavvuru” yerine, ikinci Büyük Savaşın mirası olan “mevcut düzenin restorasyonu” beklenebilir: bu tahmin doğruysa, kurucu özellik taşıyan, saf idealizmi yansıtan bir “Wilson Uğrağı”ndan uzak görünüyoruz.

Dünya belirsizlik sarkacında yalpalarken, ülkelerin salgın sonrasına yönelik stratejik konumlarına bakmak yararlı olabilir: ABD, küresel işbirliği ve entegrasyonun yeni sürümünü savunan liberal güç merkezi konumunu koruyor. Çin, radikalleşen rekabete dayalı bir işbirliğinde ‘ulusalcı çoktaraflılık’ doktrinini benimsemiş otoriter güç merkezi olarak sivriliyor. AB, model sunma çabasında olan kararsız güç merkezi özelliğini gösteriyor; varlığı ancak küresel bir çözüme sunabileceği katkı oranında belirginlik kazanabilecek gibi duruyor. Rusya, düzensizlikten beslenen, yaratıcı yenilikte zorlanan, klasik caydırıcılık kalıplarına dönen bir başka otoriter güç merkezi olarak göze çarpıyor. Hindistan ve Brezilya, kayda değer ölçekte potansiyellerine karşın hala dağınık, istikrarsız ve dengesiz bölgesel güç merkezleri özelliklerini sergiliyorlar.

Uluslararası sistemde ana sorun -aksi sıklıkla iddia edilse de- çok taraflı işbirliği modellerinin anlamsızlığından değil; tam kapasiteyle etkili çalıştırıl(a)mamalarından kaynaklanıyor. Uluslararası kuruluşlar, ancak büyük güçlerin mutabakatıyla, himayesiyle veya sistemin güçlü aktörlerinin liderlik iradesi sergiledikleri hallerde başarılı olabiliyor. Salgın dönemi bu genel kuralın istisnası olmadı: uluslararası kuruluşların kurucu unsurları olan devletlerin tutumları yine genel gidişatı belirledi.

Bu dağınıklıkta ‘daha iyi bir dünya’ tasavvuru nasıl inşa edilebilir? ‘Yeni dünya’ya ilham verecek vizyon ve felsefe ne olabilir?

İlk saptamamız, tarihin akışının salgının zorlayıcı etkisiyle hızlanacağı, düzensizliğin ve belirsizliğin artacağı, büyük güçler arasında liderlik rekabetinin derinleşeceği olabilir. İzleyen tespitimiz, küresel nitelikteki sorunlara yerel seviyede yanıt bulunamayacağına, yerellik ve içe kapanmacı yaklaşımların çözüm üretemediklerine işaret ediyor. O halde, küreselleşmenin bu krizden yenilenmiş, farklılaşmış ve yeniden üretilmiş olarak çıkması gerekiyor. Yenilenme, uluslararası kuruluşların daha etkin ve verimli çalışabilmelerini, gözden geçirilmiş yönetim modellemelerini zorunlu kılıyor.

Tartışmayı genişletirsek, diğer olası gelişmelere işaret edilmesi yararlı olabilir:

– Salgının toplum sağlığı anlayışını, klasik güvenlik ve savunma doktrinlerini dönüştürmesiyle, medikal istihbarat ve yetenekler önem kazanabilir.

– Küresel ekonominin işleyişi üzerinde başlayan tartışmayla, üretim, tedarik, tüketim, enerji piyasası, dışa bağımlılık konuları gözden geçirilebilir. Mal ve hizmetler, insanların dolaşımı (aşı pasaportu), turizm hareketi yeniden tanımlanabilir.

– Salgının etkilerinin eksiksiz ölçümlenemediği kapalı devlet sistemlerinde, tahribatın olumsuz etkileri aşamalı şekilde ortaya çıkabilir: kırılganlığı yüksek, kurumsal kapasitesi zayıf devletlerin olumsuz ayrışmaları ve uluslararası sistemden kopuşları hızlanabilir.

– Nihayet, gelişmiş ülkelerde yapay zekanın ve dijitalleşmenin kullanım hızının artması beklenebilir. Bu durum, işsizliği artırarak, nitelikli azınlık işgücü dışında kalan niteliksiz çoğunluk kesimleri toplumsal dışlanmaya ve kırılganlığa maruz bırakabilir.

SALGININ DEVLET VE TOPLUM DÜZEYİNDE ETKİLERİ, YÜKLEDİĞİ SORUMLULUKLAR:

 Yukarıda işaret edilen ayrışma eksenlerine dönersek, salgının sorumluluğunun küreselleşmenin hatalarına yüklenmesi isabetsiz olabilir. Sorumluluğun ‘hakikat ötesi’ söyleme yaslanan, sığ kültürel yerlilikten beslenen yaygın hatalarda, popülist ve otoriter uygulamalarda aranmasının gerekebileceği bu incelemenin hareket noktasını oluşturuyor. Şeffaf, katılımcı ve hesap verebilir demokratik yönetim anlayışının öne çıkarılması işte bu hassas terazide değerli hale geliyor.

Yeni dönemde salgının zorladığı özel koşullarda devlet ölçeğinde genel siyaset uygulamalarının dünya ölçeğinde tekno-politik nitelik kazandığı teşhis edilebilir. Dünya genelinde vatandaş-bireyler kurumsal siyaset alanının dışına itildiler. Eşzamanlı şekilde devlet destekli özel sektör sağlık araştırma/geliştirme bloku güç kazandı. Sağlık dili ve siyaseti gelişti; teknolojik ve teknik bilgi devletlerin yönetimde benimsedikleri yeni ideolojik aygıtlar oldular. Artık, dünya genelinde ‘biyopolitika’nın artan hakimiyetini görüyoruz. Tam da bu kavşakta, liberal demokratik rejimlerde ‘siyasi kurnazlık’ ve otoriterleşme eğilimlerinin giderilemediğini saptamak önem taşıyor. Bu eğilim ancak demokratik kurumların güçlenmesiyle, sivil toplumun ve bireylerin özgürlük alanının genişletilmesiyle bertaraf edilebilecektir.

Bu durumda, devletin güçlenmesinin otoriterleşme yoluyla gerçekleşmesinin kaçınılmaz ve zorunlu bir model olmadığı anlaşılıyor. Demokratik devlet modeli, gerçekte dayanışmayla güçlenen toplumsal ve siyasi dayanıklılığı temsil ediyor. Salgının vatandaş-bireylere etkilerini araştıran sorunun yanıtı burada bulunabilir: koruyucu, ancak özel yaşam alanını denetleyen devlet iradesinin kısıtlanmaması otoriter eğilimleri güçlendirerek, liberal demokratik modeli sınamalarla karşı karşıya bırakabilir.

Toplumsal etkileşime duyarlı liberal demokratik yönetim modelleri işte bu keskin dönemeçte başarılı oldular, günübirlik siyaset sarmalına kilitlenen popülist otoriterlik modelini hesap veremez duruma düşürdüler. Bu tespitin vakitlice ve doğru şekilde yapılması önem taşıyor: daha büyük, kapasitesi artırılmış ve müdahaleci klasik sosyal devletin, gücünü dayatan ulusal-merkezi kurumların, geleneksel devlet anlayışının aslında devleti güçlü kılmadığını gösterdiler. Acil durum kapasitesini ortaya koyabilen, becerikli, şeffaf ve hesap veren bir ‘koruyucu devlet’ modelinin kalıcı başarıyı yakalayabileceğini ortaya koydular.

SONUÇ YERİNE YENİ DÖNEM İÇİN TARTIŞMA ÖNERMESİ:

 O halde, otoriterleşmenin cazibesine kapılmayan, siyasi ve toplumsal dayanıklılığı merkeze alan demokratik, çoğulcu, katılımcı bir devlet modelinin güçleneceğini öngörebiliriz. ‘Güçlü devlet’in yeni tanımında, işte bu nedenle emsal devletlerin başarısızlıkları değil, devletin kendi ülkesi içinde ortaya koyacağı örnek başarı tayin edici olacaktır. Başlangıçta kararsızlıkla sınansalar da, ABD, İngiltere, Almanya, Güney Kore, Japonya, Yeni Zelanda, Avustralya, Kanada, İskandinav ülkelerinin etkileyici performansı bunu düşündürüyor.

İncelemenin sonuna geldiğimizde başa dönerek yukarıdaki saptamaları gözden geçirip düşünmekte yarar olabilir: ülkelerin yenilenecek küresel rekabetçi siyasi sisteme hazırlanırken, toplumsal dayanıklılığı ve mutabakatı merkeze alan demokratik, çoğulcu, katılımcı ve şeffaf bir modeli güçlendirmeleri öngörülü, yararlı ve isabetli bir önerme olarak ortaya çıkıyor.