ÇİN-HİNDİSTAN JEO-STRATEJİK VE JEO-POLİTİK MÜCADELE ALANINDA SRİ LANKA

Shape Image One
ÇİN-HİNDİSTAN JEO-STRATEJİK VE JEO-POLİTİK MÜCADELE ALANINDA SRİ LANKA

,

İskender K. OKYAY

Giriş

II. Milenyumun başından bu yana Hint Okyanusunda deniz ulaşım yolları bakımından son derecede stratejik bir konumda yer alan, eski adlarıyla Taprobane (eski Yunan), Serendib (Arapça), Ceilao (Portekizce) ya da Ceylon (İngilizce) ve nihayet bugünkü adıyla Sri Lanka (Sinhala dilinde göz kamaştırıcı/parlak ada) salt coğrafi konumu nedeniyle dahi her dönemin büyük güçlerinin mücadele alanında kalmıştır.  İçinde bulunduğumuz XXI. yüzyılda da bölgesindeki Çin ve Hindistan ekonomilerinin hızla dünya sıralamasının tepesine tırmandığı dönemde yine benzer bir çekişmenin etkisi altında olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Soğuk savaş sonrası oluşan tek kutuplu uluslararası sistemden, kimi uluslararası siyasetçilere göre iki, diğerlerine göre ise çok kutuplu bir sisteme geçiş sürecinde ve reel güç politikalarının yeniden oyuna sokulduğu bir dönemde, dünyanın en sıcak bölgelerinden birinde bulunan Sri Lanka’daki gelişmeler dünyanın değişmekte olan güç dengesinin ardındaki dinamikleri açıklama potansiyeline sahip görünmektedir. Sri Lanka’nın ilginç yönlerinden biri de esasen tarih boyunca dünyada değişen güç dengelerinden en ağır biçimde etkilenen ülkelerden biri olmasıdır.

Belirtilen anlayış çerçevesinde makalenin ilk bölümünde, ABD ve Çin arasında devam eden güç mücadelesinin uluslararası sistem boyutuna değinilerek büyük stratejik ve bölgesel resim çerçevesinde, küçük ülkelerin bile jeo-politik ve jeo-stratejik bir ittifak ağı kapsamında nasıl önem kazandıkları ve ABD ile Çin tarafından iç ve dış siyasi yönelimlerinin nasıl etkilendiği izah edilmeye çalışılacaktır. 

İkinci bölümde, Sri Lanka’nın tarihi boyunca, sırasıyla Hindistan, Portekiz, Hollanda ve İngiltere hakimiyeti altındaki dönemlerine ve bunların ülkenin sosyal, ekonomik ve toplumsal dengelerine etkileri kısaca anlatılacaktır. Bunu takiben, 1948’de kazanılan bağımsızlıktan sonra ülkedeki siyasi ve ekonomik gelişmelere değinilecektir. Bu çerçevede, Sri Lanka’nın Hindistan ile ilişkileri irdelenecek, Tamil Elam Kurtuluş Kaplanları terörüne karşı verdiği mücadele ve bu mücadelede Çin’in desteğiyle sağlanan başarının Sri Lanka-Hindistan ilişkilerine etkisi ele alınacaktır.

Üçüncü bölümde genel olarak Sri Lanka – Çin ilişkilerine değinilecek, son dönemdeki siyasi iklimin ülke içinde tetiklediği sorunlar ve süregelen iktidar mücadelelerinde komşusu Hindistan’ın etkisi ile bu etkinin gerek siyasi gerek ekonomik bakımdan Çin’in müdahaleleri ile nasıl dengelenme yoluna gidildiğinin açıklanmasına gayret edilecektir.  Bu noktada Çin ve karşısında ABD’nin de desteklediği Hindistan’ın Sri Lanka üzerinde farklı siyasi, ekonomik ve finansal enstrümanlar kullanarak kontrol sağlama gayretlerinden bahsedilecektir. Bu bölümde ayrıca Sri Lanka’nın, dünya toplam enerji kaynaklarının lojistiği ve tüketimi payının %65’ini alan güneydoğu Asya bölgesindeki konumu ve önemi ile bunların ülkenin geleceğini şekillendirmedeki etkileri üzerinde durulacaktır.

Sonuç bölümünde ise çok uzun bir kolonyal geçmişi olan Sri Lanka’nın bağımsızlığını silahlı bir mücadelede sonrasında değil, işgalcilerin topraklarını terk etmesiyle kazanmış olmasının ne anlama geldiğine bakılarak ülkenin çok etnili, çok dinli, çok kültürlü toplumsal yapısının değişmekte olan uluslararası denklemde geleceğini nasıl şekillendirebileceği ve bölgedeki konumunun büyük güçler arasında nasıl bir yere kayacağına ilişkin öngörülerde bulunulmaya çalışılacak, bu çerçevede, Sri Lanka’yı ve bölgeyi bekleyen fırsat ve tehlikelere değinilecektir.

  1. Uluslararası Sistem Boyutu

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan Amerika Birleşik Devletleri (ABD) önderliğindeki Batı Bloğu ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) liderliğindeki Doğu Bloğu arasında siyasi, ekonomik ve askeri gerginlik üzerine kurulu iki kutuplu sistemin, SSCB’nin 1989 yılında çöküşü üzerine sona erdiği bugün artık tüm uluslararası disiplin düşünürlerinin ortak görüşüdür. Realist uluslararası ilişkiler teorisi taraftarlarının dahi açıklamakta ve öngörmekte başarı gösteremedikleri bu gelişme neticesinde, ABD’nin uluslararası sistemde rakipsiz kalmasıyla, yaklaşık yirmi yıl kadar süren tek kutuplu bir düzen yaşanmış, bu dönemde ABD’nin öncülüğünde Kosova (1999), Afganistan (2001) ve Irak (2003) müdahaleleri gibi sayısız bölgesel sonuçları da olan büyük çaplı uluslararası askeri müdahaleler görülmüş, ancak bu dönem de kalıcı olmamıştır. Dünya jandarmalığına soyunarak devasa kaynaklar harcanan uluslararası askeri operasyonlara girişen ve neticede ciddi ekonomik sıkıntılarla karşılaşan ABD, bu çabalarını sonlandırıp başını kaldırdığında bir tarafta, ekonomik, siyasi ve askeri açılardan dev bir uluslararası aktöre dönüşen Çin’i, öteki tarafta ise, SSCB’nin yıkılışı sonrasındaki yıllarda bir süre bocalasa da Devlet Başkanı Vladimir Putin’in belirli bir stratejik vizyona dayanan, kararlı ve hırslı yönetiminde ülkenin doğal kaynaklarını kullanmak suretiyle ekonomik olarak toparlanan, askeri ve siyasi açılardan da giderek güçlenen ve sadece eski Sovyet coğrafyasında değil Suriye ve Libya gibi onun çok ötesindeki alanlarda da stratejik kazanımlar edinen bir Rusya’nın ayırtına varmıştır. Rusya’nın özellikle Suriye’deki varlığı ve etkisi karşısında 2015 yılındaki düzensiz toplu göçe kadar sürekli ve sonuca yönelik kayda değer bir tepki gösteremeyen Batı kampı bu ülkenin Gürcistan’ın Güney Osetya bölgesine,Ukrayna’nın Donetsk ve Lugansk bölgelerine askeri müdahaleleri ve Kırım’ı ilhakı üzerine kaygılı şekilde Rusya’yı dengeleme ve dizginleme arayışına girmiştir. Mevcut Rusya-Ukrayna krizi de bir taraftan ABD ve Avrupa Birliği (AB) ülkeleri arasındaki farklı ve çelişkili tutum çerçevesinde güncelliğini korumaya devam etmekte diğer taraftan Çin’e de etki alanını genişletme imkanı vermektedir.  

ABD’nin ekonomisi ve savunma harcamaları dünyada hala ilk sırada olsa da, uluslararası nüfuz açısından eski günlerinden uzak olduğu ortadadır. Bir önceki Devlet Başkanı Donald Trump’ın dört yıllık görece kısa bir zaman diliminde ABD’nin imajına, gücüne, caydırıcılığına ve demokrasisinin görüntüsüne dünya çapında verdiği zararların tamamen giderildiğini iddia etmek henüz mümkün değildir. Mevcut haliyle ABD’nin çıkarlarına hizmet etmediğini ve Çin gibi rakip aktörlere avantaj sağladığını düşündüğü  liberal uluslararası sistemi temellerinden sarsan Başkan Trump’ın, “Önce Amerika (America first)” sloganıyla uluslararası ilişkileri yeniden şekillendirmeye çalıştığı Başkanlık dönemi dört yıl içerisinde ABD demokrasisine ve algısına indirdiği Kongre Binası Baskını ile sona ermiştir. Trump’ın yeni uluslararası sistemi nasıl değiştireceği ve yerine ne inşa edeceği tam anlaşılamadan, ABD’yi liberal ve kurallara dayalı uluslararası sisteme geri döndüreceği sözüyle kampanya yürüten, Trump öncesi Başkan Barack Obama döneminin Başkan Yardımcısı Joe Biden, Kasım 2020 seçimlerini kazanarak ABD’nin 46. Başkanı olarak Ocak 2021’de göreve başlamıştır. Başkan Joe Biden da “Amerika geri döndü (America is back)” sloganıyla işe girişse de ne ABD’nin eski ABD, ne dünyanın eski dünya olduğunu hem kendisi, hem ağırlıklı olarak neokonculardan oluşan ekibi, hem de diğer uluslararası aktörler kısa süre içinde fark etmişlerdir.  ABD bir yandan “sistemsel rakip” olarak nitelendirilen Çin ve Rusya’ya karşı ittifak ve işbirliği arayışları içinde bulunurken, paradoksal biçimde, Almanya ve Türkiye gibi önemli bölgesel güçleri kendinden uzaklaştıran politikalar da izleyebilmektedir.

ABD liberal uluslararası sistemin kendi çıkarlarını gözetecek şekilde devamı ve gerekirse yeniden şekillendirilmesi için askeri güç kullanımı ve güç dengesi gibi realist uluslararası teori kökenli kavram ve yaklaşımlara da başvurmaktan çekinmeyeceğinin işaretlerini vermektedir. Bu açıdan, liberal sistem içinde realist bir ajandayla hareket ettiğinden, adı ve kutup sayısı henüz net olarak belirlenemeyen mevcut uluslararası sistemden geçiş döneminde hibrit bir uluslararası ilişkiler doktrini benimsemiş görünmektedir. Bu yeni doktrin ABD’nin çıkarlarına hizmet ettiği ölçüde koruyacağı liberal uluslararası sistemin realist araçlar öne çıkarılarak dayatılması olarak da özetlenebilir. Esasen bu yaklaşım yeni olmamakla birlikte ABD’nin Çin’in hızlı yükselişi ve giderek artan gücü karşısında duyduğu paniğe yakın kaygıyla hareket etmesi, mevcut durumu Batı-Sovyetler Birliği kamplaşmasından farklı ve ABD açısından da yönetilmesi daha zor kılmaktadır.

Çok taraflı liberal uluslararası sistemi benimsemesine rağmen ABD’nin yeni Başkanı Joe Biden da seleflerinin Çin’e karşı yürüttüğü dengeleme, engelleme, dizginleme gibi kavramlarla tanımlanabilecek politikasını farklı araçlarla, söylemlerle ve amaçlarla da olsa sürdürmektedir. Kuruluşu Eylül 2021 ayında duyurulan ve ABD, Avustralya ve Birleşik Krallığın Asya-Pasifik bölgesinde oluşturdukları AUKUS adlı yeni ittifak epey ses getirmiş ve tartışılmış, tartışılmaya da devam etmektedir. AUKUS kapsamında Avustralya’nın Fransa’dan on milyarlarca Dolarlık nükleer denizaltı alımı anlaşmasını iptal etmesi ve bunun yerine daha modern ve gelişmiş özelliklere sahip ABD yapımı nükleer denizaltılar almaya karar vermesi ise sadece Fransa’da değil, AB içinde de hayal kırıklığı, endişe ve tartışmalara yol açmıştır. ABD’nin dikkatinin Avrupa’dan Asya-Pasifik bölgesine kaymasının Avrupa güvenliğine olası olumsuz etkileri ve Rusya’yı daha iddialı ve cüretkar dış politika izlemeye teşvik edip etmeyeceği de bu tartışmalar bağlamında öne çıkmıştır.

Çin’in özellikle askeri/savunma ve ekonomi alanlarında eriştiği büyüklük ve bunun pratiğe ve sahaya yansımalarının farkına daha iyi varan ABD’nin rakibi ile sıcak bir askeri çatışmaya girmesi bu aşamada beklenmemektedir. Realist uluslararası ilişkiler teorisi yükselen bir büyük güç ile sistemdeki başat güç arasında askeri bir çatışmanın kaçınılmaz olduğunu öngörse de, bu iki nükleer büyük güç arasında ortaya çıkacak bir askeri çatışma sadece bu iki ülkenin yıkımıyla sonuçlanmayıp kuşkusuz küresel ölçekte yıkıcı sonuçlar doğurabilecek bir potansiyel barındırmaktadır. Bu bağlamda bazı uluslararası gözlemcilerin ve uzmanların Soğuk Savaş döneminde Batı ve Sovyetler Birliği arasında nükleer silahların varlığı nedeniyle oluşan “dehşet dengesi” kavramının ABD-Çin ilişkilerine de uyarlanabileceğini düşünmelerinin haklı bir temeli olduğunu varsaymak mümkündür. Ancak, bu noktada başta Prof. John Maersheimer olmak üzere bazı uluslar arası ilişkiler teorisyenlerinin dikkat çektiği, Rusya-Ukrayna çatışmasının hangi yöne evrileceğine ve bu bağlamda özellikle Rusya’nın nükleer silahları devreye sokma olasılığına ilişkin olasılıkların da göz ardı edilmemesi yerinde olacaktır.  

İki büyük güç, ABD ve Çin, sadece birbirlerine “kaslarını göstererek” gövde gösterisi yapmakla kalmamakta, bir yandan da bölge ülkelerini çeşitli yöntem ve araçlarla kendi taraflarına çekerek Asya-Pasifik’teki bölgesel dengeleri kendi lehlerine değiştirmeyi de amaçlamaktadırlar. Uluslararası ilişkilerde ihracat temelli bir ekonomi politikası izleyen ve bu bakımdan barışsever bir ülke imajı vermesi gereken Çin’in, Japonya ve Hindistan dahil neredeyse doğu ve güneyindeki tüm komşularıyla sınır/toprak ihtilafları olması ve Tayvan’ın bağımsızlığını tanımaması, Hong Kong’un idari yapısına ilişkin yaklaşımı ve Uygurlara yönelik uygulamalarla daha belirgin hale gelen insan hakları sicili başta olmak üzere bir çok dezavantajı bulunmaktadır. Uluslararası askeri müdahalelerinin yıkıcı sonuçları nedeniyle imajı önemli ölçüde zedelense de yine de demokrasi ve insan hakları gibi değerleri öne çıkaran ABD’nin uluslararası imajının ve taraftar toplama kapasitesinin halen Çin’den daha iyi olduğu öne sürülebilecektir. Öte yandan, ABD’nin Afganistan’dan çekilmesinin Çin’in bu bölgedeki ağırlığını arttıracağı yönünde yapılan yorumlarda ise son dönemde azalma gözlemlenmektedir. İslamiyet’in radikal yorumlanmasına dayanan yönetim yapısına sahip Afganistan’ın Çin’i, salt Uygur sorunu değil farklı uluslararası bağlantılarından kaynaklanan çeşitli nedenlerle kaygılandırdığını tahmin etmek güç değildir.

Kısaca değinilen küresel ve bölgesel gelişmeler çerçevesinde, küçük ülkeler bile jeo-politik ve jeo-stratejik bir ittifak ağı kapsamında önemli görülmekte, mevcut sistemde ABD ile Çin tarafından siyasi yönelimleri etkilenmeye çalışılmaktadır. Bu ülkeler arasında Hint Okyanusu’nda, Hindistan’ın hemen altında bir gözyaşı damlası gibi yer alan 22 milyon nüfuslu, Sri Lanka’yı da saymak gerekmektedir.

  • Sri Lanka Tarihi

Sri Lanka’nın bugünkü siyasi dinamiklerini ve uluslararası ilişkilerini doğru kavrayabilmek için ülke tarihine de göz atmanın yararlı olacağı düşünülmektedir.

Zengin bir etnik ve dini yapıya sahip olan günümüz Sri Lanka’sı, Budist Sinhala (%71), Hindu Tamil (%12,6), Müslümanlar (%9,7), Katolikler (%6,2) ve diğer Hıristiyan gruplardan (%1,4) müteşekkildir. Zengin olduğu kadar karmaşık ve bir o kadar da sorunlarla yüklü olan bu toplumsal yapı tarih boyunca adeta katman katman oluşmuştur.

Sri Lanka’nın ilk yerlilerinin Hindistan’ın daha ziyade güneyinde yüksek bölgelerden gelen ve Güneydoğu Asya’daki takım adalardan deniz yoluyla ulaşan insanlar oldukları ancak bunların bilahare bugün Bangladeş’i kapsayan Kuzey Hindistan’dan MÖ 5. yüzyılda gelen ve Indo-Aryan dilini konuşan Sinhalalar tarafından asimile edildikleri varsayılmaktadır. Sinhalalar ile birlikte Sri Lanka’nın iki ana etnik grubundan diğeri olan ve Dravid dilini kullanan Tamillerin ise MÖ 3. yüzyıl ve MS 1200 yılları arasında Güney ve orta Hindistan’dan adaya göç ettikleri tahmin edilmektedir. Budizmin Sri Lanka’ya MÖ 250 yıllarında doğu Hindistan’dan gelen misyonerler aracılığı ile ulaştığı bilinmektedir.

Sri Lanka’ya ilişkin tarih öncesi bilgiler Pali dilinde yazılmış olan ve Pali Günceleri (Chronicles) olarak adlandırılan Dipavamsa, Mahavamsa, Thupavamsa ve Chulavamsa olarak adlandırılan, Budist rahipler tarafından kaleme alınmış ve resmedilmiş kayıtlara dayanmaktadır. Bu güncelerin, gerçek olayları ve efsane anlatımları karışık olarak kullandığı ve eski Yunan mitolojisi ile bazı benzerlikler taşıdığı tarihçiler tarafından ifade edilmektedir.

  • Anuradhapura Devleti

Mahavamsa’ya göre Vijaya adında bir lider tarafından adanın kuzeyindeki Mannar üzerinden Sri Lanka’ya gelen ve güneye doğru yayılan Sinhalaların ilk Krallığı bugün ülkenin en önemli tarihi ve turistik yerlerinden biri olan ve adanın orta-kuzey bölgesinde kalan, MÖ 377 – MS 1017 arasında varlığını sürdüren Anuradhapura Devletidir. Bugünkü Sri Lanka’nın ve Sinhala egemenliğinin yapısının bu dönemde şekillendiğini ve bunda genel olarak belki tüm Hindistan’ın ama ağırlıklı olarak Güney Hindistan’ın gerek siyaset ve ekonomi gerek kültür ve din bağlamında önemli rol oynadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Bir diğer ifadeyle, Güney Hindistan ve Sri Lanka’daki farklı klanların her alanda etkileşimi Sri Lanka’nın tarihini ve kimliğini oluşturmuştur. Bu çerçevede örneğin Budizmin Sri Lanka’ya, Anuradhapura Devleti’nin ilk Krallarından olan Devanampiya Tissa döneminde MÖ 250 yıllarında geldiği tahmin edilmektedir. Tissa’nın, Hindistan’da MÖ 322-185 yılları arasında hakim olan Maurya Devleti ile ilişkisi ve buna bağlı olarak Maurya İmparatoru Asoka’nın oğlu Mahindra’nın Sri Lanka’ya gelmesi ile Sinhalalar Budizm ile tanışmışlardır. Mahindra’nın açtığı yoldan devam eden takipçileri Budist rahipler, Budizmin ana akım eski ekollerinden biri olan ve Theravada olarak adlandırılan, Budha’nın kendi öğretilerine dayandığı ileri sürülen en eski akımlarından birini Sri Lanka’da kabul ettirmişlerdir. 

Anılan dönemde Sinhalalar adanın batısı, doğusu, güneyi ve iç bölgelerde hakimiyet kurarken Tamillerin de özellikle kuzeyde kıyı bölgelerde tutunduğu görülmektedir. Sinhalalar ıslah ettikleri nehirler aracılığı ile iç bölgelere ulaşır ve kurdukları sulama sistemleri ile tarımda ilerlerken, Tamiller daha ziyade deniz yolu ile ticaret yaparak gelişmektedirler. Sri Lanka’nın henüz ilk binyıla girmeden Hindistan’ın yanı sıra Batı Roma İmparatorluğu ve Çin ile deniz ticareti yaptığı bilinmektedir.

MS 993 yılına kadar varlığını sürdüren Anuradhapura dönem dönem Güney Hindistan’dan gelen Tamil akınlarıyla sekteye uğramıştır. Vijaya Hanedanı’nın yıkılmasına neden olan Güney Hindistan Tamil-Pandryan istilası (MS 432) sonrasında Sinhalalar hakimiyeti bir süre kaybetse de, Kral Dhatusena (Moriya Hanedanı) Sinhala egemenliğini yeniden hakim kılmıştır. Dhatusena’nın oğlu Kashyapa I, MS 459-477 yıllarında başkenti Anuradhapura’dan, düz bir arazide masif bir kaya kütlesi olarak 329 metreye yükselen “kaya kale” olarak adlandırılan Sigiriya’ya taşımak zorunda kalmıştır. Mamafih  Kashyapa’dan sonra başkent tekrar Anuradhapura olmuştur.  

MS 7. yüzyıldan itibaren Sinhala iç siyaseti, ticaretle zenginleşen ve adanın kuzey kıyısını kontrol eden Tamil devletçikleri ve Güney Hindistan Tamil Devletlerinin artan şekilde etki alanına girmeye başlamıştır. MS 684 yılında Güney Hindistan Tamillerinin kurduğu Pallava Devletinin yöneticileri tarafından desteklenerek Anuradhapura Devletine  egemen olan Sinhala Kralı Manavamma (Lambakanna Hanedanı) sonrasında 400 yıl daha hüküm süren Sinhala yönetimi kurulan ittifaklar nedeniyle Hindistan iç siyasi dengelerinin de parçası olarak sık sık Pallava, Pandya ve Chola Hint Hanedanları arasındaki çatışmaların da tarafı olmaya başlamış ve bu nedenle siyasi olarak güç kaybederken savaşlar ve bakımsızlık sonucu bozulan sulama sistemlerinin yetersizliği nedeniyle tarımının da sekteye uğramasıyla ekonomik bakımdan zayıflamıştır. Nihayet, Anuradhapura Devleti,  Hindistan’da güç kazanan Chola Devleti’nin 993 yılında kuzeyden başlayan işgaline uğramış ve 1017’de güney eyaleti Ruhuna’nın da kaybedilmesiyle tarih sahnesinden silinmiştir.

  • Polonnaruva Krallığı

Sri Lanka’daki Chola istilası 1070’e kadar devam etmiş, imparatorluğun Hindistan’da güç kaybetmesine paralel olarak Sri Lanka’da Kral Vijayabahu, Sinhala egemenliğini yeniden tesis etmiştir. Bu dönemde yönetim, başkenti Anuradhapura’nın doğusuna, Güney Hindistan’dan gelen saldırılara karşı daha korunaklı bir konumda bulunan Polonnaruva’ya taşımıştır. Sri Lanka tarihindeki ikinci Sinhala Devleti 150 yıl kadar Polonnaruva’dan yönetilmiştir. Kral Parakramabahu I (MS 1153-1186) devrinde en parlak dönemini yaşayan Polonnaruva Krallığı, Myanmar’a kadar uzanacak keşiflere girişmiş, hatta Güney Hindistan’daki Pandyan Krallığı üzerinde kısmi kontrol sağlayabilecek güce erişmiştir. Bu dönemde yeni tekniklerle sulama sistemini geliştiren Sinhalalar ekonomik refahı yükseltmiş, bu durum feodal yapının güçlenmesine ve Hindistan’daki kadar katı olmasa da toplumda bir kast sisteminin oluşmasına yol açmıştır. Budist inancın desteklendiği, Budist rahiplerin öneminin arttığı, Budizm içerisindeki farklı yönelimlerin yasaklandığı ve halkın tek bir inanç bütünlüğü içerisinde kalmasına özen gösterilen bu dönem Sri Lanka’da halen büyük önem taşıyan Budist tapınaklarının da inşa edildiği bir zaman dilimi olarak bilinmektedir. Kral Parakramabahu’nun ölümünden sonra yönetim, eşinin soyundan gelen ve Sinhala olmayan Kalinga hanedanının eline geçmiş bu durum adadaki Tamil klanlarının ve Güney Hindistan’daki Pandyan yöneticilerinin ada üzerindeki etkilerinin artmasına yol açmıştır. Bu şekilde Sri Lanka’daki ikinci Sinhala Devleti de yine adadaki Tamiller ve Güney Hindistan etkisiyle yıkılmıştır.

  • Geçiş Dönemi

13. yüzyıla gelindiğinde Sri Lanka’daki merkezi Sinhala yönetimi zayıflamış, Hindistan’dan gelen istilacılar siyasi istikrarsızlığı körüklerken sık sık tekrarlanan savaşlar ada tarımının can damarları olan sulama sisteminin de tahrip olmasına yol açmıştır. Tamil klanlarının kuzeyde güç kazanmasıyla Sinhalalar ülkenin güney batısına doğru göç etmeye başlamışlardır. 1255 yılında Polonnaruva terk edilmiştir. Bu süre zarfında adanın farklı bölgelerinde irili ufaklı devletçikler ortaya çıkmış, nihayet 14. yüzyıl başında Sri Lanka kuzeyde Tamillerin Jaffna’da güçlendiği, güneybatıda Kotte’de ve merkezdeki Kandy’de Sinhalaların yoğunlaştığı üç ayrı bölgeye ayrılmıştır.

Ekvatoral iklime sahip Sri Lanka’nın buna bağlı yağış ve toprak özelliklerinin, ülke yönetimi, tarım, inanç ve din kurumları başta olmak üzere tüm toplum yaşantısının oluşum tarzına büyük etkisi vardır. Gerek Anuradhapura Devleti ve öncesi dönem gerek Polonnaruva Devleti ve onu takip eden dönemin büyük ölçüde adanın iklim yapısının özellikleri ve bunun toplum yapısına etkisiyle şekillendiğini ileri sürmek mümkündür. Ülkenin daha az yağış alan görece kurak kuzey bölgeleri ve yoğun yağış alan sulak doğu bölgeleri arasında bir denge kurmak ve toprağı tarıma elverişli hale getirmek ilk çağlardan itibaren, akarsulardan da faydalanarak iyi bir hidrolik sistem kurulabilmesi ile mümkün olabilmiştir. Bu sistemin iyi işlediği dönemlerde özellikle iç bölgelerde yoğunlaşan Sinhala halkının zenginleştiği ve refaha kavuştuğu, kötüleştiği dönemlerde ise zayıfladığı ve dış müdahalelere açık hale gelerek egemenliğini kaybettiği görülmektedir. Bu sistem içerisinde dinin, dolayısıyla Budist manastırların,  tapınakların ve ruhban sınıfının rolüne de değinmek gerekmektedir. Anuradhapura ve Polonnaruva dönemlerinde toprakların, vergilerin ve su aidatlarının tapınaklara tahsis edildiği, tapınakların araziye kendi yatırımlarını yaparak ve kendi su tanklarını kazarak varlık oluşturdukları bilinmektedir. Bir anlamda ekonomi yönetiminin tapınaklarda, yönetim ve askeri gücün ise tapınakların meşruiyet sağladığı yönetici hanedanlarda olduğu dönemler, her iki Sinhala Devletinin geliştiği ve güçlendiği tarih dilimleri olarak ortaya çıkmaktadır. Buna karşın sulama ve tarımsal uygulamalardaki değişikliklerle birlikte bu gelir kaynaklarının azalmasının tapınakların gücünü yitirmesine yol açtığı, yönetici siyasi elit Budist tapınaklarını ve dolayısıyla Budizmi himaye etmeye devam etse dahi bu sürecin eninde sonunda onların da servetlerini ve güçlerini kaybetmeleriyle sonuçlandığı görülmektedir.

Feodal düzen içerisinde soylu sınıfının ve halkın önemli bir gelir sağlayacak kadar zengin olmaması nedeniyle Anuradhapura ve Polonnaruva’nın büyük manastırlarının dağıldığı, bunların yerine Dambadeniya, Kurunegala, Gampola, Rayigama ve Kotte kentlerinde ve çevresinde yeni kurumların ortaya çıktığı, ancak bunların susuz olan iç bölgelerdeki öncüllerinin boyutunda veya etkisinde olmadığı anlaşılmaktadır.

Adanın etnik olarak bölünmesi demografik dağılımı da etkilemiş. Sinhalaların güneybatıya kayması ve Tamillerin kuzeydeki Jaffna’yı kendilerine başkent yaparak bu bölgede yoğunlaşmaları, yönetimle birlikte dinin ve dilin de ikileşmesine ve birbirinden ayrılmasına neden olmuştur. Bu dönemden sonra ortaya çıkan ikili yapı, adayı kolonileştiren batılı güçlerin hakimiyetlerini sürdürmelerini kolaylaştırdığı gibi 1948’de gelen bağımsızlık sonrasında ve günümüzde de Sri Lanka’nın siyasi yapısının zayıflığının en temel nedeni olmuştur.

Tarımın ve buna bağlı olarak iç bölgelerde yaşayan ada halkının zayıflamasıyla  yönetimler güç kaybederken Kolombo, Galle gibi liman şehirleri deniz ticaretiyle zenginleşerek güçlenmeye başlamış, ancak ticaretin daha ziyade yabancıların (Avrupalı ve Arap denizciler) kontrolünde olması sebebiyle ada dış güçlerin müdahalesine giderek daha açık hale gelmiştir.

  • Sri Lanka Müslümanları

Önceleri Seylon Moor’ları olarak anılan, bugün nüfusun %10’una yakın bir kesimini oluşturan ve adadaki üçüncü etnik grup olarak tanımlanabilecek Müslümanların kökeni Araplara, İranlılara, güney Hindistan’da yerleşik Dravidianlara ve Malaylara dayanmaktadır. 11. yüzyılda Hint denizinde Ortadoğu ve Uzakdoğu arasında artan ticari ilişkilerin bir neticesi olarak bir kısmı Sri Lanka’da yerleşen Arap denizciler İslam dinini adaya getirmişlerdir. Gerek Sinhalalar gerek Tamillerle toplumsal zeminde uyum sağlayabilen ve karma evlilikler yapan Arap Müslümanları zaman içerisinde ülkeyi benimsedikleri gibi varlıklarını da kabul ettirebilmişlerdir. Arap Müslümanlar, ağırlıklı olarak bir tarım toplumu olan Sri Lanka’yı uluslar arası ticarete açan kesim olarak bilinmektedir. Kendi içlerinde adalet ve yargı sistemlerini de inançları doğrultusunda kurmalarına izin verilen Arap Müslümanlar, Portekiz işgaliyle birlikte kıyı şeridinden uzaklaştırılarak adanın iç kesimlerine göç etmeye zorlanmışlar, özellikle İngiliz yönetimi döneminde Kandy Krallığı tarafından topraklarına davet edilerek varlıklarını ve kültürlerini sürdürebilmeleri sağlanmıştır. Bu tarihi gelişim içerisinde Müslüman nüfusun bugün de Sinhala toplumu içinde uyumlu yaşadığını söylemek mümkündür.

  • Portekiz Koloni Dönemi (1505 – 1658)

1505’te Sri Lanka’ya ulaşan Portekizli denizciler adanın zengin tarçın üretimini Avrupa pazarlarına ulaştırmaya girişmiş, 1517’de Kolombo limanına gelen Portekiz donanması tarçın ticaretini yönetmek üzere burada bir kale kurmak üzere Kotte Kralı Vijayabahu’dan yerleşme ve ticaret izni istemişlerdir. Ancak, Portekiz talepleri bir süre sonra ültimatomlara dönüşmüş, nihayet 1520-1521’deki savaşın sonunda Kotte Krallığı yıkılarak bölge Portekiz egemenliğine girmiştir. Bu tarihten sonra Portekizlilerin özellikle adanın kıyı şeridindeki etkinliği artmaya başlamış, 1619’da kuzeydeki Jaffna merkezli Tamil devletini de işgal etmişlerdir. Adanın merkezinde bulunan Kandy Krallığı Portekiz istilasına karşı durabilmiş, 1594, 1603 ve 1629’daki saldırıları bertaraf edebilmişlerdir. Adadaki Portekiz istilası Avrupa’da devam eden 80 yıl savaşlarının bir sonucu olarak Portekizlilerin bölgeyi Hollandalılara bırakmasıyla sona ermiştir.

Sri Lanka’daki Portekiz dönemine ait ilginç bir araştırma sosyolog Dr. Susantha Goonatikale’nin “16. Yüzyıl Uygarlıklarının Çatışması”(A 16th Century Clash of Civilizations- ThePortuguese Presence in Sri Lanka) adlı kitabıdır. Tarihçilerin yakın bir döneme kadar, Portekiz’in Sri Lanka’yı istilasını incelerken bu gelişmenin ardındaki medeniyet faktörünü dikkate almadığını savunarak, özellikle dünyanın ekonomik aksının Asya’ya kaymasıyla uygarlık etkenini de hesaba katmaya başladığına dikkat çekmektedir. (Goonatilake, Aralık 2010) Esasen Avrupa merkezli ve İslam karşıtı bir tez olan Samuel Huntigton’un 1993’te kaleme aldığı “Medeniyetler Çatışması” (Clash of Civilizations) başlıklı makalesinin farklı bir amaca hizmet etse de tarihe bakış açısındaki önemli bir boşluğu doldurduğunu belirten Dr. Goonatikale, İngiliz tarihçi Edward Hallet Carr’ın “Tarih Nedir” (What is History) isimli kitabına da atıfta bulunarak özetle, batının doğuya medeniyet getirdiği iddiası üzerine şekillenen Avrupa merkezli tarih anlayışını sorgulayarak bunun tersi bir argümanı ortaya koymaktadır. (Goonatilake, Aralık 2010, s. Preface 31) Dr. Goonatikale, Sri Lanka’daki Portekiz istilasının, UNESCO tarafından tanımlandığı şekliyle farklı uygarlıkların diyalogu olmadığını vurgulayıp, bunun tam tersi bilinçli bir ideoloji ve uygulamayla yürütülen uygarlıklar çatışması olduğunu öne sürmektedir. (Goonatilake, Aralık 2010, s. Preface 32) Avrupa’da modern bilimin başlangıcının Portekiz’in Sri Lanka istilasının sonuna gelinen bir döneme rastladığına dikkat çeken Dr. Goonatikale, batının gözünün açılmasında, kısmen de olsa, özellikle İspanya ve Portekiz’in coğrafi keşifleri sonrasında bu bölgelerden getirilen eşyalar ve sanat eserlerinin yanı sıra egzotik fikirlerin de etkili olduğunu kaydetmektedir. Dr. Goonatikale bir adım daha ileri giderek, bin yılı aşkın bir süre Avrupa’da hür düşüncenin önünde engel olan Katolik inancına karşı durulmaya başlanmasıyla mümkün olabildiğini, Portekiz’in Avrupa’da daha ziyade Protestan ülkelerde ortaya çıkan endüstri devriminin ardında kalmasının sebepleri ile Sri Lanka gibi Güney Amerika ve Güney doğu Asya ülkelerinin gelişmelerinin önündeki bariyerin kolonileştirme vahşi yöntemlerle yürütülen misyonerlik faaliyetleri olduğunu kaydetmektedir. Portekizlilerin Sri Lanka’da o dönemde yapılmış olan Budist ve Hindu tapınaklarını, Müslümanlar tarafından yapılan camileri nasıl yakıp yıktıklarını, zamanın üniversiteleri olarak adlandırılabilecek Budist eğitim merkezlerini, kütüphaneleri ve bir bütün olarak kültürel mirası yok etmek amacıyla ne şekilde tahrip ettiklerini, ayrıca Katolik inancı yaymak için uyguladıkları acımasız yöntemleri anlatan Dr. Goonatikale, Portekizli istilacıların o dönemde Papa’nın doğrudan talimatıyla Katolik Kilisesi adına Güney Amerika ve Asya’da yaptığı katliamlara ve uygulanan vahşi misyonerlik faaliyetlerine bakıldığında hangi tarafın “medeni dünya temsilcisi”olarak anılması hususunda dünya tarihi yazımında yeni bir tanımlamaya ihtiyaç duyulduğunun anlaşılacağı düşüncesini dile getirmektedir. (Goonatilake, Aralık 2010, s. 96-98)

Dr. Goonatilake’nin anılan kitabı Sri Lanka gibi 16. yüzyılın başından 1948’e kadar yabancı istilasından kurtulamamış bir halkın dünyaya bakış açısını ortaya koyması bakımından oldukça çarpıcıdır. Zira, her ne kadar Portekizlilerin gelişine kadar Sri Lanka özellikle Hindistan’dan gelen istilacılarla savaşmak zorunda kalmış olsa da halk tarafından bu durum benzer bir kültüre sahip uygarlıkla etkileşim olarak algılanırken, Portekiz ile başlayan Hollanda ve İngiltere ile devam eden batı istilası ülkenin ve insanlarının tüm varlığına yönelik bir aşağılama ve yok olma tehdidi olarak değerlendirilmektedir. Sri Lanka’daki bu hassasiyeti Çin’de “Çin Aşağılanma Yüzyılı” olarak adlandırılan, batılı güçlerin ve Japonya’nın Çin’i işgalini kapsayan dönemin yarattığı travmanın bir benzeri şeklinde anlamak mümkündür. Bu hissiyat nasıl bugün Çin’in ulusal kimliğini ve dış politikasını etkiliyor ise yarım milenyuma yakın bir süre koloni şeklinde kalmış olmak da Sri Lanka’nın dünyaya bakışını şekillendirmekte ve yönlendirmektedir.

  • Hollanda Koloni Dönemi (1658 – 1796)

Sri Lanka’daki Hollanda yönetimi, 1602’de öncelikle Hollanda’nın Hint Okyanusu’ndaki ticari çıkarlarını korumak için kurulmuş bir ticaret şirketi olan Hollanda Doğu Hindistan Şirketi (Vereenigde Oost – Indische Compagnie; VOC) aracılığıyla uygulanmıştır. VOC başlangıçta sadece kıyı şeridini kontrol ederken, Hollandalılar giderek iç bölgelere doğru yayılmaya başlamış, bir süre sonra batı Sri Lanka’da önemli toprakları işgal etmişlerdir. 1665’te doğu kıyısına doğru genişleyen Hollandalılar özellikle tarçın yetiştirilen toprakların çoğunu ve adadaki çıkış ve giriş noktalarını tümüyle kontrolleri altına alarak ada ticaretini bütünüyle ellerine geçirmişlerdir.

Hollanda koloni döneminin adanın ekonomik gelişimine katkıda bulunduğu bugün de Sri Lanka’da kabul gören bir savdır. Dolayısıyla Hollanda dönemine ait Sri Lanka halkının değerlendirmesi Portekiz dönemi ile kıyaslandığında çok daha olumludur. Hollanda yönetimi gerek sulama amacı gerek iç bölgelerden tarım ürünlerini limanlara kolayca ulaştırmak düşüncesiyle mevcut su kanalları sistemlerini yenilediği gibi yeni tekniklerle ilave suyolları açmıştır. Adada çıkan değerli taşlar, inci, tarçın ve kahve üretimini arttırarak bunların Avrupa pazarına yöneltilmesini sağlamışlardır. 1734 yılında VOC şirketi Sri Lanka’nın ilk basımevini kurarak dini belgeler ile ticaret kural ve kanunlarını içeren kitapların basımını başlatmışlardır.

Ağırlıklı olarak Protestan Kalvinizm mezhebine bağlı Hollandalılar, Portekiz döneminde sert yöntemlerle zirveye ulaşan Roman Katolik kilisesinin misyonerlik faaliyetlerini ve Katolik rahiplerin Kilislerde ayin yönetmelerini yasaklamışlardır. Bu uygulamalara rağmen, Katoliklerin (özellikle Tamiller) büyük bölümü inançlarına sadık kalmış, bazıları görünürde Protestanlığı benimserken, bir kısmı da bağımsız Kandy Krallığına göç etmiştir. Hollandalılar dini daha ziyade okul eğitimi yoluyla yaymaya çalışmışlardır. Hollanda egemenliği süresince daha ziyade kıyı bölgelerinde, Kandy Krallığında ve adanın güney kesiminde Budizm yeniden canlanmıştır. Hollandalılar Katolikliğe karşı keskin bir tepki gösterir ve baskı uygularken, Budist rahiplerin Sri Lanka, Tayland ve güneybatı Myanmar’daki (Burma) Arakan (Rakhine) bölgesi arasında ulaşımını kolaylaştırarak dolaylı olarak Budizm’in canlanmasına katkıda bulunmuşlardır. Bu durum Hollanda yönetimi ile Kandy Krallığı arasında olumlu ilişkiler sürmesini mümkün kılmıştır.

  • İngiltere Koloni Dönemi (1796 – 1948)

İngiliz Doğu Hindistan Şirketi’nin, İngilizlerin Seylan dediği Sri Lanka’yı fethi, Fransız Devrimi’nin (1792-1801) savaşları sırasında meydana gelmiştir. Hollanda, Fransa’nın kontrolüne girdiğinde İngilizler, Hindistan’dan Sri Lanka’ya geçmeye başlamışlardır.  Hollandalılar, gönülsüz bir direnişten sonra, 1796’da adayı teslim etmişler ancak İngilizler, fethin geçici olduğunu düşünerek adayı bir süre daha güney Hindistan’daki Madras’tan (Chennai) yönetmişlerdir. İngiltere-Fransa savaşı, Sri Lanka’nın stratejik değerini ortaya çıkarmış ve İngilizlerin adadaki hakimiyetlerini kalıcı hale getirmeye karar vermelerine neden olmuştur. 1802’de Sri Lanka (Seylan) İngiliz Kraliyetinin kolonisi haline getirilmiş, aynı yıl Fransa ile yapılan Amiens Antlaşması ile İngilizlerin Seylan’a sahip oldukları teyit edilmiştir.

İngilizler 1796’da Sri Lanka’ya ayak basmalarından kısa bir süre sonra, Kandy Krallığı ile temas kurmuşlar ve Hollandalıların yerine Krallığın koruyucuları olarak bir anlaşma imzalamışlardır. Ancak İngilizler, adada yönetimi örgütlemeye ve kendi sistemlerini yerleştirdikçe Kandy’nin bağımsızlığının sorun teşkil ettiğini düşünmeye başlamışlardır. Kandy ile olan sınırın masrafları, ilave ticaret, gümrük işlemlerinin yükü,  siyasi güvensizlik ve her şeyden önemlisi adanın doğu ve batı kıyısı arasında Kandy topraklarının kara bağlantısını engeller konumda olması, İngilizleri adanın tümünün kontrolleri altına alınmasının daha faydalı olacağı kanaatini geliştirmelerine yol açmıştır. İngiliz birliklerinin 1803 yılında Kandy’i ilk işgal denemeleri başarısızlıkla sonuçlansa da 1815’teki ikinci saldırı, Krallık içerisindeki bölünmenin yarattığı zayıflık neticesinde başarılı olmuştur. İngilizlerin Kandy halkına belirli konularda özerklik ve serbesti sağlaması bir süre sonra, 1818 yılında yeniden bağımsızlık için ayaklanmaya yol açmış, ancak İngiliz birliklerinin ayaklanmayı bastırmasıyla Kandy toprakları da adanın geri kalanına katılarak İngiliz sömürgesi haline dönüştürülmüştür.

İngiliz dönemi ekonomiden siyasete, hukuk sisteminden devlet yapılanmasına kadar hemen her alanda Sri Lanka’da kalıcı etkiler bırakmıştır. İngilizce farklı etnik grupların ortak dili haline gelirken eğitimde de İngiliz sistemi etkisini göstermiştir.

İngiliz döneminin Sri Lanka üzerindeki en büyük etkisi kuşkusuz çay üretiminin başlatılması olmuştur. 1830’dan 19. yüzyılın ortalarına kadar kahve üretimi Sri Lanka’nın ekonomik gelişimine öncülük etmiştir. Kahve ekimi yapılan alanlar genişlemiş ve kahve yetiştiricilerinin ihtiyaçlarını karşılamak için yeni yollar yapılmıştır. Kahve plantasyonlardaki işgücü sıkıntısı nedeniyle İngiliz yönetimi 1840’lardan başlayarak güney Hindistan’dan çok sayıda işçi getirme yoluna gitmişlerdir. Ancak 1870’lerde kahve üretimi bir yaprak hastalığı nedeniyle büyük ölçüde sekteye uğrayınca 1880’lerde bir ekim ürünü olarak çay ile yapılan denemeler başarılı olmuş ve çay, ülkenin orta kesiminin uygun arazileri boyunca yayılmıştır. Bu şekilde Sri Lanka dünyada çay üreticisi olan belli başlı ülkeler arasına girmiştir.

  • Bağımsızlık Süreci

Birinci Dünya Savaşı sırasında Hindistan ile paralel şekilde Sri Lanka’daki bağımsızlık talepleri de artmaya başlamıştır. İngilizlerin ayaklanmaları şiddet kullanarak bastırması ve bazı Sinhala liderlerini tutuklamaları gidişatı değiştirmemiş, 1919’da Sinhala ve Tamil kuruluşları milliyetçi bir yaklaşımla Seylon Ulusal Kongresini oluşturmak üzere bir araya gelmişlerdir. İngilizler, süreci zamana yaymak ve talepleri yatıştırmak amacıyla 1920’de yeni bir Anayasa yürürlüğe koymuşlarsa da 1924 ve 1931’de bazı değişikliklere giderek adım adım önce mali, ardından da yürütme alanlarında Ulusal Kongre üyeleri ile paylaşıma razı olmuşlardır. 1931’de değiştirilen Anayasa, 15 yıl yürürlükte kalırken Sri Lanka halkının da yavaş yavaş demokratik siyasi sürece dahil olmasına olanak sağlamıştır. 1944’te yine Seylon Ulusal Kongresi’nin talepleri doğrultusunda İngiliz Soulbury Komitesi tarafından yeni bir Anayasa oluşturulmuştur. Bu çerçevede Sri Lanka’ya (Seylon) İngiliz Monarşisine bağlı Dominyon statüsü verilmiştir. 1947 yılında yapılan ilk Parlamento seçimlerinde sağcı muhafazakar Birleşik Ulusal Parti (United NationalistParty-UNP) çoğunluğu kazanmış ve Don Stephen Senanayake’i başbakan olarak seçmiştir. UNP’ye, adada kurulmuş olan İngiliz tipi parlamenter demokrasiye aşina olan, sömürge döneminin İngiliz eğitimli liderleri hakim olmuştur. Parti, Sinhala ve Tamiller başta olmak üzere tüm etnik gruplardan oluşturulmuştur.  

UNP, yasama meclisinde önemli bir çoğunluğa sahip olmasına rağmen siyasi temsil yapısında önemli eksiklikler barındırmaktaydı. Zira, Hükümetin temsil ettiği fikir birliği, nüfusun sadece küçük bir bölümünü yani sözkonusu Parlamenter yapının üzerine kurulduğu değerleri paylaşan İngiliz eğitimli Batılılaşmış seçkin gruplar tarafından desteklenmekte idi. Diğer taraftan Sinhala ve Tamil dilinde eğitim almış olan halk ve eğitimsiz vatandaşlardan oluşan büyük bir kitlenin bu değerleri paylaştığını söylemek pek mümkün değildi. Bu nedenle henüz Sri Lanka’nın bağımsızlığının ilk döneminde yöneten seçkinler ile yönetilen halk çoğunluğu arasında derin bir uçurum ortaya çıkmıştır. Bu durum gelenekçi ve eşitlikçi hareketlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Savaş sonrası Sri Lanka ekonomik istikrarı yakalasa ve eğitim ile sağlık gibi temel alanlarda hızlı bir gelişmeyi sağlasa da bir süre sonra ülkenin ana dış satım ürünleri olan çay, kauçuk ve Hindistan cevizinin uluslar arası piyasalarda fiyatının düşmesi siyasi sorunların üzerine ekonomik sıkıntıların da binmesine yol açmıştır. Geleneksel eğitimden geçen kitlelerin işsizliğinin artması toplumsal huzursuzlukları tetiklemiştir. Bu gelişmeler 1955 yılında yeni bir Sinhala milliyetçiliği akımını doğurmuştur. Sözkonusu akımın lideri Solomon Bandaranaika’nın başkanlığında kurulan Sri Lanka Özgürlük Partisi (Sri Lanka Freedom Party – SLFP) 1956 seçimlerinde UNP’yi devirerek iktidara gelmiştir. Yönetimde süratle yapısal değişikliklere giden SLFP, benimsediği Sosyalist kalkınma modeli ile devletin ekonomiye güçlü şekilde müdahalesini ve toplumsal ekonomik eşitlik kurulmasını amaçlamıştır. Öte yandan Sinhala Kanunu (SinhalaOnly Bill) olarak bilinen Sinhala dilini ülkenin tek resmi dili olarak kabul eden ve aynı zamanda Budist kültürüne devlet desteğini sağlayan yasa etnik ayrışmanın temelini oluşturmuştur.

Burada elbette azınlık Tamillerin, İngilizler tarafından bilinçli bir şekilde çoğunluk olan Sinhala halkına karşı daha ayrıcalıklı bir kesime dönüştürülmüş olduğuna ve bölerek yönetme usulünün benimsendiğine dikkat çekmekte yarar vardır. Zira, 1930’larda başlayıp 50’lerde alevlenen ve bilahare keskinleşen Sinhala ulusalcılığının köklerinde adanın tarihinde var olan Sinhala-Tamil çatışmasından çok İngiliz ayrımcılığının rol oynadığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Sinhala milliyetçiliği beraberinde siyasi istikrarsızlığı getirmiş, başta Tamilleri ve diğer azınlıkları sertlik yanlısı muhalefete yönlendirmiştir. Başbakan Bandaranaika’nın 1959 yılında bir suikasta kurban gitmesiyle birlikte milliyetçi hareket sekteye uğramış ve kendi içinde fraksiyonlara bölünmüş olsa da siyasi istikrarsızlık bir süre sonra Bandaranaika’nın dul eşi Sirimavo Bandaranaika’nın birliği yeniden tesis etmesi ve 1960 yılında yeni bir hükümet kurarak dünyanın ilk kadın Başbakanı unvanını da almak suretiyle göreve başlamasıyla aşılmıştır. 

Sirimavo da eşi gibi sosyalist ve Sinhala milliyetçisi politikalara devam etmiş, ancak 1965 yılına gelindiğinde ülkenin düzeltemediği ekonomik sıkıntılar milliyetçi ve sosyalist söylemin önüne geçmiş, azınlıkların desteğini alan ülkenin ilk Başbakanı Don Stephen Senanayake’nin oğlu Dudley Shelton Senanayake, UNP’yi tekrar iktidara taşıyarak Başbakan olmuştur. Özel sektörün gelişimini ve tarım sektörünü destekleyen UNP yönetimi ekonomik alanda kısmen başarılı olsa da ülkenin kuruluşundan beri düzeltemediği akut finans sorununa çare olamamıştır.

1970 seçimlerini bu kez Marksist Parti ile koalisyon kuran SLFP kazanmış ve Sirimavo Bandaranaike yeniden Başbakanlık koltuğuna oturmuştur. Bandaranaike hükümetinin özel sektörü kısıtlayan ve özellikle yabancılara ait büyük arazileri -ki bunların başında çay şirketlerine ait topraklar gelmekte idi- kamulaştırması ve yürürlüğe sokulan toprak reformu ülkede yaygın eşitsizliği azaltma yönünde kısmi başarı sağlamışsa da temel ekonomik sorunları ve özellikle sayıları giderek artan eğitimli genç nüfusun işsizlik sorununa çare olamamıştır. 1971 yılında, anılan memnuniyetsiz kesimin desteği ile kurulan Özgürlükçü Halk Cephesi (People’sLiberation Front – JanathaVimukthiPeramuna JVP) başarısız kalan silahlı bir ayaklanmaya yeltenmiştir. 1972’de ilan edilen yeni bir Anayasa ile Seylan, İngiliz Milletler Topluluğu ile olan bağını korurken ülke adı Seylan’dan (Ceylon) Sri Lanka Cumhuriyeti’ne dönüştürülmüştür. İki meclisli yasama organı tek meclise indirilmiş,  İngiliz Kraliyet uygulamasının tanımı olan Genel Vali unvanı Devlet Başkanı olarak değiştirilmiştir. Etkin yürütme gücü başbakan ve kabinenin elinde kalmıştır. Budizm’e öncelik verilmiş ve Sinhala dili yeniden resmi dil olarak kabul edilmiştir.

SLFP Hükümeti ağırlaşan ekonomik sorunlar ve %15’e ulaşan işsizlik karşısında 1977 yılında iktidarı UNP’nin başına yeni geçmiş olan J R Jayavardene’ye bırakmıştır. Başbakan Jayavardene hükümeti, özel sektörü canlandırarak ve yabancı sermayeyi çekerek ekonominin devlet kontrolüne yönelik eğilimlerini tersine çevirme yolunu tercih etmiştir. 1978’de ülkenin adı Sri Lanka Demokratik Sosyalist Cumhuriyeti olarak değiştirilmiş, bir kez daha Anayasa ve hükümet yapısı değiştirilerek, Devlet Başkanı’na genişletilmiş yürütme erki veren bir tür Başkanlık sistemine geçilmiştir. Sinhala ve Tamil dilleri ulusal diller olarak tanınmasına rağmen, Sinhala dilinin resmi dil tanımı eskisi gibi bırakılmıştır. Aynı yıl Jayavardene yeni Anayasa kapsamında ülkenin ilk Cumhurbaşkanı seçilmiş, yine UNP’den Ranasinghe Premadasa Başbakan olmuştur.

  • İç Savaş

1956’da resmi dil dayatması ile başlayan ayrımcılık, düzeltilemeyen ekonomik sorunların da zemin hazırlamasıyla 1980’lerde Tamil azınlığı temsil eden grupların örgütlü isyana yönelmesine yol açmıştır. Adanın kuzey ve doğu bölgelerindeki ormanlık alanlarda silahlı gruplar oluşturan Tamiller, resmi ve gayri resmi olarak Hindistan’ın Tamil Nadu eyaletinden de destek alarak palazlanmışlardır. Halk arasında Tamil Kaplanları olarak bilinen Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları (LTTE) bir süre sonra diğer grupları kontrolü altına alarak doğuda bağımsız bir Tamil Devleti kurmak hedefiyle eylemlere başlamıştır. Sri Lanka hükümetinin olayları bastırmak amacıyla kuzeye ve doğuya ordu birliklerini konuşlandırası ve şiddet yanlısı söylemi arttırması etnik gruplar arasında ayrışmayı güçlendirmiştir. 1983’de başkent Kolombo ve ülkenin diğer bölgelerinde, daha önce silahlı ayaklanma girişiminde bulunan JVP başta olmak Budist Sinhala çeteleri organize ve sistematik bir şekilde Tamil karşıtı ayaklanmalar başlatmışlar, Tamillere ait işyerlerine ve Hindu tapınaklarına saldırılar düzenlemişlerdir. Olaylar neticesinde Tamiller’in ülkenin kuzeyine, kuzeyde yerleşik özellikle Müslüman halkın güneye doğru kaymasına ve kendi ülkelerinde mülteci konumuna düşmelerine yol açmıştır. Ordu baskısına uğrayan bir bölüm Tamil ise adanın kuzeyinden Hindistan’ın Tamil Nadu bölgesine göç etmiştir. Sinhala ve Tamiller arasında başlayan silahlı mücadele Hindistan’a Sri Lanka’nın iç işlerine müdahale imkanı vermiştir. Bu çerçevede JVP tarafından Sinhala militanlığının yeniden canlanmasıyla karşı karşıya kalan Jayavardene hükümeti, Hindistan hükümetinden gelen baskılara açık bir konuma düşmüştür. Uzun süren müzakerelerden sonra, 29 Temmuz 1987’de Hindistan ve Sri Lanka arasında imzalanan bir anlaşma ile Tamillere kuzeybatıda birleşik bir Sri Lanka içinde özerk bir entegre eyalet verilmesi kabul edilmiştir. Aynı zamanda Tamil dili, yapılan Anayasa değişikliği ile (Sinhalese’nin yanı sıra) resmi dil olarak kabul edilmiştir. Anlaşmanın yürürlüğe girmesiyle birlikte anlaşmanın şartlarını uygulamak için bir Hindistan Barışı Koruma Gücü’nün (Indian Peace Keeping Force – IPKF) kurulması da sağlanmıştır. Ancak, gerek Sri Lanka Hükümeti gerek LTTE gerek IPKF arasında uygulamada anlaşmazlıklar çıkınca LTTE ile esasen bu örgütü silahsızlandırma görevi üstlenen IPKF arasında silahlı mücadele başlamıştır. (Bu mücadele Hindistan eski Başbakanı Rajiv Gandhi’nin 1991’de suikast sonucu öldürülmesine kadar ilerlemiştir) 1989’da Jayavardene’nin yerine Devlet Başkanı olan önceki Başbakan Premadasa, görüşmeler yoluyla Hint birliklerinin adayı terk etmesini sağlayarak LTTE ile mücadelenin 1990 yılından itibaren Sri Lanka ordusu tarafından yürütülmeye başlanmasını sağlamıştır. 1 Mayıs 1993’te Premadasa, LTTE ile bağlantılı olduğu iddia edilen bir intihar bombacısı tarafından öldürülmüştür. 1994 yılında SLFP’nin adayı olarak Chandrika Kumaratunga (Sirimavo Bandaranaike’nın kızı)  ülkenin ilk kadın Cumhurbaşkanı olmuştur. Ülkede LTTE terörü devam ederken 1999 yılında Kumaratunga, LTTE’nin sorumlu tutulduğu bir suikast girişiminde yaralanmıştır. Aynı yıl yapılan seçimleri tekrar kazanan Kumaratunga, 2002’de LTTE ve hükümet arasında ateşkes sağlanmasını başarmış, ancak ateşkes uzun süreli olamamış, çatışmalar bir sene sonra yeniden başlamıştır.

Sri Lanka siyasi sorunlar ve ağır bir terör tehdidi altında yaşarken, 2004 yılında Endonezya açıklarında Hint denizinde meydana gelen depremin tetiklediği tsunami, ülkenin kuzey, doğu ve güney sahillerini vurmuş, on binlerce kişinin ölümüne yol açmıştır. Doğal afetin zaten bıçak sırtında giden ülke ekonomisine faturası çok ağır olmuştur.

Sri Lanka’nın son 20 yılına damgasını vuran Rajapaksa kardeşlerin etkili olmaya başladığı dönem 2000’li yılların başında başlamıştır. LTTE’ye karşı güçlü duruşuyla tanınan avukat ve siyasetçi, SLFP’nin başkanlığını yürüten Don Percy Mahendra Rajapaksa, Nisan 2004’te yapılan parlamento seçimlerinde çok sayıda milletvekili kazanmış olan Birleşik Halkın Özgürlük İttifakı (United People’sFreedomAlliance – UPFA) adlı geniş bir partiler koalisyonunun Başbakanı iken 2005 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanarak Devlet Başkanı olmuştur. Aynı yıl LTTE ve hükümet arasındaki çatışmalar şiddetlenirken 2006 yılında LTTE, Avrupa Birliği (AB) tarafından terör örgütleri listesine alınmıştır. 2008 yılında Sri Lanka Hükümeti, 2002’de imzalanan ateşkesi sona erdirdiğini açıklayarak ülkenin kuzeyinde geniş çaplı askeri operasyona başlamıştır. 2009 yılının Mayıs ayındaki son operasyonla LTTE’nin tüm direniş noktalarını ele geçirerek yönetici kadrosunun tamamını çatışmalarda öldüren Sri Lanka ordu birlikleri, 1980 yılından beri 80.000’e yakın insanın ölümüne neden olan LTTE terörünü sona erdirmiştir.

Bu dönemde Sri Lanka’nın Çin ile gelişen ekonomik ilişkilerinin savunma alanına da genişlemesi, LTTE’ye karşı kazanılan kesin ve nihai zaferin en önemli etkenlerinden biri olmuştur. 2005 yılında M. Rajapaksa tarafından Savunma Bakanlığı’na getirilen kardeşi Gotabaya Rajapaksa’nın katı ve tavizsiz yöntemleri de alınan sonucun bir diğer faktörüdür.

LTTE terörünün sona ermesinden sonra Sri Lanka’nın Tamil sorunuyla mücadelesi farklı bir düzleme taşınmıştır. Dünyada Yahudi lobisinden sonra en güçlü lobi olduğu iddia edilen ve Kanada, İngiltere, Avustralya ve ABD’de son derece etkin olan Tamil diasporası, Sri Lanka hükümetinin ve ordusunun LTTE ile mücadelesisırasında büyük çaplı insan hakları ihlallerine karıştıkları iddiasıyla etkili bir kampanya yürütmeye başlamışlardır. Sri Lanka’nın batı dünyası ile ilişkileri önünde ciddi bir engel olarak duran bu konu, Rajapaksa hükümetlerinin siyasi ve ekonomik alanda Çin’e yönelmesinin sebeplerinden biri olmuştur. 

LTTE’ye karşı kazanılan başarı, UPFA tarafından 2009 yılında yapılan yerel seçimlerde, Sinhala nüfusun büyük desteği ile bir zafere dönüştürülmüştür. Ancak, Ocak 2010’daki başkanlık seçimlerinde Mahinda Rajapaksa, LTTE ile mücadelede Sri Lanka ordusuna komuta eden emekli General Sarath Fonseka’nın sert muhalefetiyle karşılaşmıştır. Usulsüzlükler yapıldığı iddiasıyla Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçlarına Fonseka itiraz etse de M. Rajapaksa ikinci dönem Cumhurbaşkanlığını kazanmıştır. 2011 başında Fonseka, muhalefet üyeleriyle yaklaşan Parlamento seçimlerinden önce Parlamentodaki bir münakaşa sırasında tutuklanmış, bilahare iç savaş sırasındaki tasarrufları nedeniyle hakkında soruşturma başlatılmıştır. Bu sayede M. Rajapaksa, güçlü bir siyasi rakibinden kurtulduğu gibi batının artan insan hakları iddiaları ile ilgili baskılarının da yönlendirilebileceği bir hedef oluşturmuştur. 2011 Nisan ayında yapılan Parlamento seçimlerini UPFA kazanmış, yapılan Anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanı’nın yetkileri genişletilirken, aynı adayın en fazla iki dönem görev yapabileceği şeklindeki kısıtlama da kaldırılmıştır.

Sri Lanka, M. Rajapaksa’nın ikinci döneminde görece ekonomik bir refah sağlayabilmiştir. Çin kaynaklı borç ve yabancı yatırımlara aşırı bağımlılık endişe konusu olsa da, ekonominin sürekli büyümesi ve yoksulluğun azalması ileriye dönük iyimser bir beklenti oluşmasını sağlamıştır. Bununla birlikte, Cumhurbaşkanı ve ailesi hakkında giderek artan şekilde yasadışı yollarla zenginleşme iddiaları ile kardeşi Savunma Bakanı Gotabaya Rajapaksa’nın baskıcı yöntemleri muhalif kesimlerin halk nezdinde itibarını güçlendirmeye başlamıştır. Çin’den alınan kredilerle finanse edilen, ancak yatırım getirisi düşük olan ve Cumhurbaşkanı’nın memleketi Hambantota’da inşa edilen uluslararası liman (Kolombo’dan sonra ülkenin ikinci uluslararası taşımacılığa elverişli limanı) ile keza aynı bölgede yine Çin finansmanıyla yapılan Mattala Havalimanı (Kolombo Bandaranaika uluslararası havalimanından sonra ikinci uluslararası havalimanı) kamuoyunda, gereksiz, hesapsız, kişisel tercihlere göre karar verilen, Çin’e bağımlılığı arttıran yatırımlar olarak algılanmıştır. Bunlara ek olarak, Rajapaksa Hükümetinin, Sri Lanka’daki genel insan hakları ihlalleri iddialarına ve 2009’daki çatışmalarda ordunun mücadele yöntemlerine ilişkin bağımsız soruşturmalara izin vermeyi reddetmesi nedeniyle batılı ülkelerle ilişkilerinde yaşanan gerginlik, yönetime uluslararası alanda ilave sıkıntılar yaratan unsurlar olmuşlardır. Tüm bu hususlar 2014 yılına gelindiğinde M. Rajapaksa’nın Cumhurbaşkanı olarak popülaritesini azaltmaya başlamış ve bu durumun etkisi 2014 yılında yapılan yerel seçimlerde görülmüştür. 2014 bitiminde Rajapaksa daha fazla yıpranmadan Cumhurbaşkanlığı seçimlerini erkene almayı teklif etmiştir. Yapılan kamuoyu yoklamaları UPFA’yı önde gösterse de seçimlere kısa bir süre kala Mahinda Rajapaksa’nın Sağlık Bakanı olan Maithripala Sirisana’nın sürpriz bir şekilde Cumhurbaşkanı adayı olarak ortaya çıkması UPFA oylarını bölmüş, muhalefetin de desteğini alan Sirisana küçük bir farkla da olsa Cumhurbaşkanlığı koltuğunu Rajapaksa’dan devralmıştır.

Sözkonusu seçimler öncesinde Kolombo’daki ABD, İngiltere ve Hindistan Büyükelçiliklerinin, Sirisana tarafından daha sonra Başbakanlığa atanacak olan muhalefet lideri Ranil Wickremesinghe ile çok yakın ilişki içerisinde olduklarının, Wickremesinghe’ye lideri olduğu batı yanlısı UNP’nin, UPFA karşısında şansının düşük olduğunu izah ederek  Sirisana’nın adaylığını, Savunma Bakanlığı’nın gizli sevisinden kaçabilmek için diplomatik plakalı araçlarda yapılan pazarlıklar sırasında önerdiklerini belirtmek uygun olacaktır. Özetle, 2015 Sri Lanka Cumhurbaşkanı seçimleri, batı ile birlikte hareket eden Hindistan ve ÇHC arasındaki mücadelenin bir sonucu olarak tecelli etmiştir.

Batının ve Hindistan’ın desteği ile Cumhurbaşkanlığı görevini üstlenen Sirisana’nın eli, Ağustos 2015’teki Parlamento seçimlerini UNP’nin önde bitirmesi ve altı partili bir koalisyon hükümeti kurulmasıyla rahatlamıştır. Başbakanlığa getirilen UNP lideri Ranil Wickremesinghe’nin ilk icraatlarından biri, batının ısrarla üzerinde durduğu, iç savaş sırasında kaybolan yaklaşık 65.000 kişiden haber alınamadığını resmi olarak kabul ederek kayıp akrabaları olan ailelere kayıp belgesi verilmesini ve başta miras, velayet olmak üzere yıllarca sürüncemede kalan çeşitli sorunlarının çözülmesine imkan veren yasayı onaylamak olmuştur.

Cumhurbaşkanı Sirisana ve Başbakan Wickremesinghe’nin kendi aralarındaki ve ikilinin batı ile olumlu ilişkileri, ülkenin ekonomik gerçekleri karşısında giderek sıkıntılı bir sürece girmeye başlamıştır. 2016 yılındaki ödemeler dengesi krizi hükümetin Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) 1,5 milyar dolar borç almasıyla aşılmaya çalışılmış ancak özellikle Çin’e olan borçların ödenmesindeki güçlükler çözülememiştir. Rajapaksa Hükümetini Çin’e teslim olmakla suçlayarak ülkenin ekonomik yapısını batıyla entegre edeceği vaadiyle iktidara gelen UNP, 2017’de inşa edilen Hambantota limanını 99 yıllığına Çin’e kiralamak, buna ilaveten 2018’de vadesi gelen kredilerin geri ödenmesine yardımcı olmak üzere Çin’den 1 milyar dolarlık kredi almayı kabul etmek durumunda kalmıştır.

2018 yılına ülke ekonomik krizin tetiklediği bir dizi siyasi kriz ile girmiştir. Cumhurbaşkanı Sirisena, ekonomik başarısızlığı gerekçe göstererek Başbakan Ranil Wickremesinghe’yi görevden alarak Ekim 2018’de Mahinda Rajapaksa’yı onun yerine atamıştır. Wickremesinghe kararın Anayasaya aykırı olduğunu ileri sürerek istifa etmeyi reddetmiştir. Diğer taraftan, Rajapaksa’nın Parlamento’nun desteğini alamayacağı ortaya çıkınca bu kez Cumhurbaşkanı iki Başbakanlı tuhaf bir duruma dönüşen sorunu çözmek amacıyla Parlamento’yu feshetmeye ve erken seçim çağrısında bulunmaya karar vermiştir. Cumhurbaşkanı’nın bu kararına UNP Yüksek Mahkeme nezdinde itiraz etmiştir.  Bu süreçte Rajapaksa ve Wickremesinge’nin Başbakanlık iddiaları sürmüş, Yüksek Mahkeme 2018 yılı sonunda Sirisena’nın Parlamento’yu feshedemeyeceğine karar verdikten sonra, Rajapaksa daha fazla çıkmazdan kaçınmak için istifa etmiş, Wickremesinghe yeniden Başbakanlığa atanmıştır.

2019 Nisan ayında Sri Lanka tarihindeki en büyük terör saldırısı ile karşılaşmıştır. Başkent Kolombo’daki lüks oteller, bazı kiliseler ve ülkenin farklı noktalarında eş zamanlı düzenlenen bombalı saldırılarda 300’e yakın insan ölmüştür. Saldırı ilk etapta El-Kaide, ISIS gibi aşırı İslamcı örgütlere yıkılmaya çalışılsa da net bir sonuca varılamamıştır. Saldırıların Rajapaksa’lar tarafından iktidara karşı eylemler olduğunu iddia eden bir kesim olduğu gibi bu denli kapsamlı terör eylemlerinin ancak Sri Lanka’nın Çin ile yakınlaşmasından rahatsız olan batının ve Hindistan’ın gizli servislerinin ülkede istikrarsızlık yaratılarak Sri Lanka’nın Çin sermayesi için güvenli bir liman olamayacağının gösterilmesi amacıyla yapılmış olabileceğini savunanlar da mevcuttur.

Terör saldırısı hükümetin üzerindeki ekonomik ve siyasi sorunlara bir de güvenlik endişelerini eklemiştir. 2019 yılı sonunda yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimleri her şeyin önünde güvenlik endişelerinin had safhaya vardığı bir ortamda gerçekleştirilmiştir. Doğal olarak Sinhala nüfusun ezici ağırlığı, LTTE terörünü sona erdiren, ülkeyi o dönemde güvenli bir duruma dönüştürme başarısını gösteren Rajapaksa ailesine dönmüştür.

Güvenlik ve istikrar arayışındaki ülkede 2019 Kasım ayında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerini daha önce Savunma Bakanlığı görevini yürüten, Sri Lanka Halkları Cephesi’nin lideri (Sri Lanka Podujana Peramuna – SLPP) Gotabaya Rajapaksa, aynı yıl oluşturulan Sri Lanka Halkları Özgürlük İttifakı’nın (Sri Lanka People’s Freedom Alliance – SLPFA) adayı olarak, UNP’nin lideri ve Yeni Demokrasi Cephesi (New Democratic Front) adlı ittifakın adayı Sajid Premadasa’ya karşı kazanarak Sri Lanka’nın yeni Devlet Başkanı olmuştur. G. Rajapaksa seçimden bir ay sonra kardeşi Mahinda Rajapaksa’yı Başbakan olarak atamıştır.

Rajapaksa yönetiminin kısa süre içerisinde adalet, insan hakları ve hesap verebilirlik reformlarını sürdürme taahhüdü ve özellikle Sri Lanka’nın devam eden ekonomik sıkıntılarına çare bulabilme hususlarındaki başarısızlığı ve Mahinda Rajapaksa’nın Cumhurbaşkanlığı döneminde ayyuka çıkan ve kurumsal bir niteliğe bürünen yolsuzluk sisteminde düzelme bir yana durumun daha da vahim bir hale dönüşmesi halkta kendilerine karşı hızlı bir güven kaybını beraberinde getirmiştir. Ülkenin en önemli gelir kaynaklarından biri olan turizm sektörünün Covid 19 salgını nedeniyle aldığı ağır darbe zaten sınırda olan döviz girişini de önemli ölçüde sekteye uğratmıştır. Yönetimin döviz darlığına bağlı olarak dış alımı kısmak maksadıyla kimyasal gübre ithalatını yasaklaması ise tarım sektörünü vurmuş, halkın temel gıda ürünlerine erişimi sıkıntıya girmiştir. Dış borç ödemeleri ve döviz darlığı giderek sadece gıdada değil  ilaç ve yakıt alanında da kıtlığa dönüşmüş, zamanında hidroelektrik ve güneş enerjisi gibi alternatif kaynaklara yönelmek yerine petrolden elektrik üretimine bağlı kalınması giderek artan elektrik kesintilerini beraberinde getirmiştir. 2022 Nisan ayında özellikle Kolombo’da başlayan protesto gösterileri nedeniyle Mahinda Rajapaksa 9 Mayıs 2022 tarihinde Başbakanlığı bırakmış, kardeşi Cumhurbaşkanı Gotabaya Rajapaksa, bir önceki Başbakan Ranil Wickremesinghe’yi, ülkenin ekonomik sorunlarını çözeceği vaadiyle Başbakanlığa getirmiştir. Esasen batının desteğiyle 2015-2019 yılları arasında Başbakanlık yapan ancak ekonomik alanda Rajapaksa yönetiminden pek de farklı bir gelişme sağlayamayan Wickremesinghe’nin yeniden göreve getirilmesi protestocu halk yığınlarını tatmin etmekten uzak kalmıştır. Nitekim, IMF ile ülke ekonomisini kurtarma paketi üzerinde görüşen hükümet dış borç ödemesini askıya aldığını bildirerek bir anlamda ülkenin iflasını ilan etmiştir. Başkent Kolombo’da şiddetlenen protestolar nihayet  9 Temmuz 2022’de Cumhurbaşkanlığı konutunun işgal edilmesiyle zirveye ulaşmıştır. Cumhurbaşkanı Gotabaya Rajapaksa’nın bir donanma gemisiyle ülkeden kaçtığı ileri sürülse de nerede olduğuna dair net bir bilgi bulunmamaktadır. Aynı gün içerisinde Başbakan Wickremesinghe’nin konutunu da ateşe veren protestocular Mayıs ayında bu göreve getirilen Başbakan’ın da istifa etmesini sağlamışlardır.

  • Sri Lanka – Çin İlişkileri  ve Hindistan Boyutu

Sri Lanka’nın Çin ile ilişkileri MS 400 yıllarına kadar gitmektedir. Budist rahiplerin karşılıklı seyahatleri ve kısıtlı da olsa deniz yolu ticareti vasıtasıyla temas içinde olan iki ülkenin ne siyasi ne de ekonomik olarak birbirlerini etkileme düzeyinde bir ilişki içerisinde olduklarını söylemek mümkün değildir bu dönemde. Sri Lanka’daki Çin etkisini, özellikle Budist tapınakları mimarisinde ve süsleme sanatında görmek mümkündür. Ayrıca 18. ve 19. yüzyıllarda Çin’den hemen tüm Güney Asya ülkelerine yönelik göçten Sri Lanka da nispi olarak nasibini almıştır. Bugün Sri Lanka nüfusunun % 0,2’ye yakınının Çin kökenli olduğu tahmin edilmektedir.

Sri Lanka ve Çin arasında kapsamlı ilişkiler, Çin Halk Cumhuriyeti’nin (ÇHC) kurulması ile başlamıştır. Sri Lanka, ÇHC’yi ilk tanıyan ülkelerdendir. İki ülke arasında diplomatik ilişkilerin resmen kuruluşu 1957 yılındır. Bununla birlikte 1952’de imzalanan Kauçuk-Pirinç Paktı, diplomatik ilişkilerin ilk yıllarının temel taşı olmuştur. Bu dönemde dostane ve rutin temasların dışında olağanüstü bir yakınlık içerisinde olmayan iki ülke, ÇHC’de yaşanan gelişme ve büyümeyle birlikte ilişkilerde özellikle ekonomik, kültürel, askeri ve teknik yardım alanlarında hızla gelişme göstermişlerdir.

Terör nedeniyle yabancı yatırımlar açısından uzun dönem cazip görülmeyen Sri Lanka ancak LTTE terörünün sona erdirilmesinden sonra yabancı yatırımları ülkeye çekebilmiştir. Burada kuşkusuz aslan payı Çin’e aittir. Zira, Sri Lanka’nın 2000’lere karşı son derece zayıf olan silahlı kuvvetlerinin LTTE karşısındaki başarısı Çin’den tedarik edilen silahlarla mümkün olmuştur. LTTE ile mücadelede Hindistan ile yapılan iş birliğinin başarısızlığı, batının Tamil sorununa daha ziyade Tamil diasporasının bakış açısıyla yaklaşması Sri Lanka’yı ister istemez farklı arayışlara itmiştir. Bu itibarla 2000’lerin başında Çin ile askeri alanda başlayan yakınlaşma, 2005 yılında Cumhurbaşkanı seçilen Mahinda Rajapaksa döneminde giderek gelişmiştir. Rajapaksa yönetiminin Çin ile yakınlaşması ideolojik bir birliktelikten ziyade Tamil terörü sorununun ortaya çıkardığı bir fırsatın Çin tarafından iyi değerlendirilmesidir. İlerleyen süreçte bu durum  ekonomik bağımlılığa dönüşmüştür.   (Ramachandran, Ağustos 2020) Nitekim iç savaşın sona ermesini müteakip Çin sermayesi hızla ülkeye girmeye başlamış, ilk büyük proje olan Kolombo Ulusal Gösteri Sanatları Tiyatro binasını giderek artan büyüklükte yeni projeler takip etmiştir. Rajapaksa döneminde Sri Lanka’ya yönelik Doğrudan Yabancı Yatırımlar bakımından Çin’in ilk sırada yer alması Rajapaksa yönetiminin ÇHC ile yakınlığının bir göstergesi olarak kabul edilmiştir.

 2015’teki hükümet değişikliği, tüm beklenti ve çabalara rağmen batının Çin’in yerini almasını sağlayamadığı gibi ÇHC’nin mevcut yatırımlarına ilişkin borçları batı yanlısı hükümeti köşeye sıkıştırmak için kullandığı enstrümanlara dönüşmüştür. Yukarıda değinildiği üzere, batının desteklediği Wickremesinghe Hükümetinin kredi anlaşması için ÇHC şartlarını kabulü de Sri Lanka-ÇHC yakınlaşmasının önüne geçilmesinin zorluğunu ortaya koyan önemli bir gösterge olmuştur.(Moramudali, Mayıs 2021)

Çin’in Sri Lanka’daki projelerinin bir kısmı bağımsız projelerken bazıları da Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi ile bağlantılıdır. Bu altyapı yatırımları arasında Kolombo Kent Merkezi ve Bandaranaika Havalimanı Otoyolu, Kolombo-Galle Otoyolu, Hambantota Limanı, Mattala Uluslararası Havalimanı, Norocholai Elektrik Santrali ve Çin Devlet Başkanı XiJinping’in 2014 yılında başlattığı iddialı Port City Colombo projeleri yer almaktadır.

Sri Lanka-ÇHC ilişkisini inceleyen The Diplomat dergisinin 1 Mayıs 2021 tarihli nüshasında yayınlanan “TheEconomics of the China-India-Sri Lanka Triangle (Çin-Hindistan-Sri Lanka Üçgeninin Ekonomisi) başlıklı makalede, Umesh Moramudeli, Sri Lanka – ÇHC ilişkilerinin batıda salt Çin tarafından açılan krediler çerçevesinde değerlendirildiğini ve bu şekilde Sri Lanka’nın bir borç tuzağına itildiğinin savunulduğunu belirterek esasında iki ülke ekonomik ilişkilerinin borç, yatırım ve ticaret olarak tanımlanabilecek üçlü bir sacayağı üzerine oturtulduğunu anlatmaktadır. Moramudeli, ÇHC’nin liman, havaalanı, otoyollar gibi büyük ölçekli alt yapı yatırımları için açtığı uzun vadeli kredilerin Sri Lanka’nın dış borcunun ancak %10’una karşılık geldiğini, bu yatırımların Sri Lanka’nın ekonomik gelişiminin önünü açan projeler olduğunu, diğer taraftan iki ülke arasındaki ticaret hacminin de büyüyerek Sri Lanka lehine değiştiğine dikkat çekmektedir. (Moramudali, Mayıs 2021, s. 7) Bu ve benzeri  ekonomik değerlendirmeler, gerek dış finans bağlamında gerek dış ticaret alanında uzun dönem Hindistan’ın birinci sırada olmasına alışılan Sri Lanka’da bu durumun 2000’lerden itibaren Çin lehine değişirken bunun Sri Lanka’nın gelişmesini de sağlayan farklı bir model olduğunu ileri sürmektedirler.

Sri Lanka – ÇHC ilişkilerini inceleyen çok farklı ekonomik analizler yapılmakla ve bunların her biri değişik sonuçlara varıyor olmakla birlikte hepsinin ortak görüşünün Çin’in son 10 yıl içerisinde Hindistan’ı geçerek Sri Lanka’nın birinci ekonomik partneri olduğunu teslim ettiklerini belirtmek gerekmektedir.

Çin bu hamleleri yaparken, kuşkusuz LTTE döneminde Sri Lanka topraklarına yerleştirdiği Barış Gücünü başarısızlıklar sonucu geri çekmek zorunda kalan Hindistan’ın ise bir anlamda o dönemde başlayan Sri Lanka’yı “kaybetme” sürecini tersine çevirme arayışı içinde olduğu kesindir. ABD’nin bölgede Çin ile mücadelesinde bir unsur olmanın yanı sıra Hindistan kuşkusuz kendi global ihtirasları bağlamında da Sri Lanka’dan Çin lehine kolayca çekilmeyi kabul etmeyecektir. Nitekim, geçtiğimiz 2021 yılı sonbaharında Hindistan, Çin’in Hambantota ve Port City Colombo yatırımlarına bir yanıt niteliğinde, ülkenin en büyük özel liman işletme şirketi olan Adani Group aracılığı ile Kolombo limanına ilave bir terminal kurulması için 35 sene süreli yap-işlet-devlet modeliyle 700 Milyon ABD Doları değerinde bir proje teklifinde bulunmuştur. (Attanayake, Kasım 2021)

Özetle, Sri Lanka üzerinde Hindistan ve Çin’in öncelikli olarak ekonomik alanda mücadelesinin önümüzdeki dönemde de kıran kırana devam edeceğini öngörmek mümkündür.

Sonuç

Bir ada devleti olarak Sri Lanka, coğrafi konumuna bağlı olarak hem Hindistan’a yakınlığı hem de deniz yolları kavşağında bulunması nedeniyle tüm tarihi boyunca dış etkilere maruz kalmıştır. Ülkenin bugünkü yapısı da bu etkiler neticesinde şekillenmiştir. Sri Lanka’nın kağıt üzerindeki tüm tanımlamalara rağmen bugün bağımsız, kendi kaderini tayin edebilecek sağlam bir ulus-devlet oluşturabildiğini söylemek için henüz zaman çok erkendir.  Ülkenin çok çeşitli dini ve etnik yapısı kültürel açıdan büyük bir zenginlik arz etse ve farklı din ve ırkların bir arada yaşayabilmesine olanak veren bir yapı gibi görünse de bu zenginliğin realitede bir bölünmüşlük olduğunu söylemek yanlış değildir. Farklı etnik kökenlere ve dinlere sahip bugünkü Sri Lanka halkının bir hoşgörü atmosferinden ziyade zorunlu tahammül sınırlarında bir arada kaldığı görülmektedir. Tarihin farklı dönemlerinde ve özellikle de bağımsızlık sonrasında etnik ve dini grupların hemen her kriz döneminde varoluşsal bir mücadele ile karşılaşmak durumunda kalmış olmaları, toplumda içten içe kaynayan bir ayrımcılık olduğunu ortaya koyan en iyi göstergedir. Adanın ilk yerlileri olan Sinhala ve Tamiller arasındaki binlerce yıllık mücadelenin, LTTE terörünün sona erdiği 2005 yılında belki nihai olarak değil ama büyük ölçüde Sinhala üstünlüğü ile sona erdiğini söylemek mümkündür. 2019 olaylarından sonra Müslüman halkın da radikal Budist kesim nezdinde ülke halkının çoğunluğuna entegre ve huzur içinde yaşamaları, liderlerin olumlu tüm siyasi söylemlerine rağmen pek kolay görünmemektedir. Yakın geçmişte örnekleri görüldüğü üzere önümüzdeki dönemde de Müslümanlara yönelik radikal Budist grupların tedhiş olaylarının meydana gelmesi çok olasıdır.

Gelişmelere bakarak, ilk kıpırdanışı 1950’lerde başlayan ve son 20 yıldır artan bir ivmeyle Sri Lanka’nın bir anlamda “Sinhalalaştırma” sürecine girdiğini öne sürmek mümkündür. Mevcut uluslararası konjonktürde bu durumun değişmesi de kolay görünmemektedir. Zira, çok kültürlü, çok dinli ve çok etnili bir toplumun barış ve istikrar içinde yaşayabilmesi için öncelikle sağlam bir demokratik yapıya –ki bunun sadece devlet kurumlarının oluşturulması ile değil halkın eğitilmesine ve demokrasi deneyimini bir yaşam biçimi şeklinde zaman içerisinde özümsemiş olmasına ihtiyaç vardır – ve güçlü bir ekonomiye ihtiyaç duyulmaktadır. Sri Lanka halihazırda her ikisinden de mahrumdur. Siyasi yapısı, yönetim şekli, ekonomik öncelikleri yüzyıllardır kendi iradesi dışında şekillenmiş olan Sri Lanka’nın 50-60 yıllık demokratik kültür birikiminin 4-5 yılda bir tekrarlanan seçimlerin ötesinde fazla bir yol kat etmediği göz önüne alındığında toplumun etnik köken, dil, din temelinde ayrılmış olan yapısıyla, ortak bir gelecek için demokratik bir çatı altında bir arada kalması zor görünmektedir.

1948’den bu yana ülkenin kaderini belirleyen siyasilerin, bağımsızlık öncesi oluşturulmuş bir elit sınıfın üyeleri arasından, çoğu zaman kan bağı ile geçen bir yönetim anlayışıyla seçilmeleri, siyasi partilerin büyük bölümünün etnik ayrım temelinde kurulmaları ve yaşamaları, dolayısıyla iktidara geldikleri zaman da ülkenin bütününden ziyade ait oldukları etnik grubun öncelik ve çıkarları doğrultusunda hareket etmeleri durumun ne denli zor olduğunu gösteren bir başka realitedir.

Özellikle bağımsızlık sonrası yaşanan Sinhala – Tamil çatışmasının nüvelerini İngiltere ve Hindistan’ın Sri Lanka’ya yönelik dış politikasında görmek mümkünken, Müslüman halkın bir bölümünün de bağnazlaşarak bu anlayışı siyasete yayma girişimlerinde özellikle bazı körfez bölgesi ülkelerinin izlerini sürmek olasıdır. Aynı şekilde koloni dönemlerinin Hıristiyanlaştırdığı toplum kesiminin de nüfus oranına kıyasla elinde tuttuğu önemli mali ve siyasi gücün kaybedilmemesi için batılı ülkeler tarafından korunmakta ve kollanmakta olduğu izlenmektedir. Dolayısıyla, koloni devri sona ermiş olsa da Sri Lanka üzerinde henüz o dönemin etkinliğinin devam ettiği ortadadır. Bir diğer anlatımla, toplum yapısı itibariyle halen dış müdahalelere karşı sağlam bir direnç gösteremiyor olması, ülkenin çağdaş normlarda demokratik bir yapıya kavuşmasının önündeki bir diğer engel olarak belirmektedir.

2000’li yıllarda iktidara gelen Rajapaksa ailesinin baştan beri temel siyasi hedefinin, adada Budist-Sinhala din ve etnik yapısına dayanan bir ulus-devlet yaratmak olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu hedefi, tarihin imbiğinden geçmiş, Hindistan destekli Tamil milliyetçiliğine karşı oluşmuş bir reaksiyon olarak algılamak da mümkündür. Ancak, mevcut durum ne olursa olsun gidişat o yöndedir ve bu durum nihayetinde, kısa ve orta vadede, Sri Lanka’daki Hindu -Tamil ve Müslüman azınlığa yönelik yeni çatışmalara sürüklenilmesi ya da bir süre sonra Budist Sinhala toplumu içinde asimile olmaları sonucunu doğurabilecektir.

Mevcut durumda Sri Lanka’daki gelişmelerin ne yöne evrileceği hususunda bir öngörüde bulunmak elbette son derece güçtür. Kaçtığı yönündeki iddialara ve önümüzdeki günlerde istifa edeceğine ilişkin Parlamento sözcüsünün açıklamalarına rağmen G. Rajapaksa’nın nasıl bir tavır alacağı henüz belli değildir. Eski Savunma Bakanı ve Sinhala milliyetçiliğinin savunucusu olarak gerek ordu üzerinde gerek Sinhala halkı üzerinde etkisi kolay kaybolmayacak Gotabaya Rajapaksa’nın ve genel olarak Rajapaksa ailesinin Sri Lanka siyasetinden tümüyle uzaklaştırıldığını söylemek için vakit henüz erkendir. Diğer taraftan Kolombo’da etkili olan protestocuların farklı etnik ve dini gruplardan, ekonomideki çöküşten en fazla etkilenen şehirli ve orta sınıf halk olduğu dikkate alındığında ayaklanmanın ne ölçüde 22 milyonluk Sri Lanka halkının tamamına teşmil edilebileceğini ya da kalıcı olabileceğini kestirmek de bu aşamada kolay değildir. Protestocuların iktidar ya da muhalefetteki parti ayrımı gözetmeden mevcut siyasi yapıya karşı temelde ekonomik gerekçelerle başlattıkları gösterilerin nihayetinde nasıl bir çözüm önerisi sunabilecekleri de bilinmemektedir. 

Sri Lanka’nın, yukarıda da değinildiği üzere bir uyumdan ziyade birbirine tahammül anlayışına dayalı çok etnili, çok dinli,  çok dilli yapısının üzerine eklenen elitist siyasi ve ekonomik yönetiminin bu şekilde devam edemeyeceği açıktır. Ancak, yerine konulacak sürdürülebilir bir sistem de henüz ortada yoktur. Ülkenin dış borcu ve ABD – Hindistan koalisyonu ile karşılarındaki Çin’in Sri Lanka üzerindeki hesapları dikkate alındığında kısa vadede çözümün içeriden ziyade dışarıdan empoze edilme olasılığının daha yüksek olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.  

Diğer taraftan unutulmaması gereken önemli bir nokta da Sri Lanka-ÇHC ilişkilerinin, üçüncü bölümde açıkça görüldüğü üzere 2000’li yıllardan bu yana her şeye karşın giderek artan bir ivmeyle gelişmekte olmasıdır.  Üstelik bu gelişme batı ve Hindistan’a rağmen  devam etmektedir. Mevcut ortam, Rajapaksa yönetimi ve sonrasında gelebilecek benzer  Budist-Sinhala milliyetçi çizgisini izleyecek hükümetlerin başka bir alternatifi olmadığını göstermektedir. Elbette bu durum, koloni geçmişinden sıyrılarak bağımsızlık elde ettiğini  iddia eden bir devlet açısından göz ardı edilemeyecek bir çelişki olsa da, Sri Lanka’nın henüz bu değişimi kendi gücüyle gerçekleştirebilecek bir kapasitesi bulunmadığı anlaşılmaktadır. Kaldı ki Çin’in de elde ettiği kazanımlardan sonra stratejik önemi tartışmasız olan bölgeyi kolay terk etmesi de çok gerçekçi görünmemektedir.

Son bir değerlendirme olarak, batı ve Hindistan’ın Sri Lanka üzerindeki imkan ve kabiliyetlerini 2000’lerin başında kaybettiği gerçeğinin yavaş yavaş ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Bu durumun global düzeyde ABD – Çin mücadelesi bağlamında nasıl değerlendirilebileceği ise ayrı bir sorudur. 

Kaynakça

  1. Article; ForeignPolicyInstitute, 17/05/2021; “The World Order: QuoVadis?” by Prof. Dr. Hüseyin Bağcı

Bağcı, H. (2021, May 17). The World Order: QuoVadis?.ForeignPolicyInstitute. Retrievedfrom https://foreignpolicy.org.tr/the-world-order-quo-vadis-by-prof-dr-huseyin-bagci/

  • Article; ForeignPolicyInstitute, 14/02/2020; “The‘US Question’ of the West andGermany’sForeignPolicyand Security Challenges” by Prof. Dr. Hüseyin Bağcı

Bağcı, H. (2020, Feb 14). The ‘US Question’ of the West andGermany’sForeignPolicyand Security Challenges. ForeignPolicyInstitute. Retrievedfrom https://foreignpolicy.org.tr/the-us-question-of-the-west-and-germanysforeign-policy-and-security-challenges/

  • Book; “A 16th Century Clash of Civilizations-ThePortuguese Presence in Sri Lanka bySusanthaGoonatilake”; ISBN 978-955-665-129-4; First Edition December 2010; TharanjeePrints

Goonatilake, S. (2010). A 16th Century Clash of Civilizations-ThePortuguese Presence in Sri Lanka. 1st ed. Sri Lanka: TharanjeePrints

  • Article; The Diplomat, 07/08/2020; “Sri Lanka: TheRajapaksas Rise Again” bySudhaRamachandran

Ramachandran, S. (2020, Aug 7). Sri Lanka: TheRajapaksas Rise Again. The Diplomat. Retrievedfrom https://thediplomat.com/2020/08/sri-lanka-the-rajapaksas-rise-again-2/

  • Article; The Diplomat, 01/05/2021; “TheEconomics of theChina-India-Sri Lanka Triangle” byUmeshMoramudali

Moramudali, U. (2021, May 1). TheEconomics of theChina-India-Sri Lanka Triangle. The Diplomat. Retrievedfrom https://thediplomat.com/2021/05/the-economics-of-the-china-india-sri-lanka-triangle/

  • Article; The Interpreter, 09/11/2021; “India’sAnswertoChina’sPorts in Sri Lanka” byChulaneeAttanayake

Attanayake, C. (2021, Nov 9). India’sAnswertoChina’sPorts in Sri Lanka. The Interpreter. Retrievedfrom https://www.lowyinstitute.org/the-interpreter/india-s-answer-china-s-ports-sri-lanka

  • Article; The Diplomat, 18/11/2021; “Don’tLetChinaDictate US andIndianPolicy on Sri Lanka” byMaduraRasaratnamandMarioArulthas

Rasaratnam, M. &Arulthas, M. (2021, Nov 18). Don’tLetChinaDictate US andIndianPolicy on Sri Lanka. The Diplomat. Retrievedfrom https://thediplomat.com/2021/11/dont-let-china-dictate-us-and-indian-policy-on-sri-lanka/

  • Article; India News, 23/12/2021; Why Sri Lanka is AccustomedtoPlayingChinaAgainstIndia” byN.SathiyaMoorthy

Moorthy, N. S. (2021, Dec 23). Why Sri Lanka is AccustomedtoPlayingChinaAgainstIndia. India News. Retrievedfromhttps://www.firstpost.com/india/why-sri-lanka-is-accustomed-to-playing-china-against-india-and-leveraging-on-its-locational-advantage-10230391.html

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.