Share This Article
Adem ÇAKIR[*]
Son yıllarda uluslararası alanda yaşanan çatışmalarda Rusya ve İran’la birlikte ABD ve İsrail’in öne çıktığı görülmektedir. Siyasal yönetim biçimleri birbirlerinden farklı olan bu ülkeler dış politika aracı olarak askerî güce başvurmaktan çekinmemektedir. Rusya ve İran’ın kurallara dayalı uluslararası sisteme aykırı politikalarını mevcut yönetimleriyle ilişkilendirmek mümkündür. Rusya’da güçlü bir liderin siyasi anlayışına göre şekillenen bir yönetim şekli ülkenin stratejik önceliklerini belirlemektedir. İran ise dini bir önder ve onun liderliğindeki kurulun vesayeti altında yönetilmektedir. Bu tür devletlerde yöneticiler, askerî gücü uluslararası ilişkilerde öncelikli bir araç olarak kullanmaları nedeniyle ortaya çıkan sonuçlar için halklarına hesap verme zorunluluğu hissetmezler. Aksine, eylemlerini milliyetçi, dini veya ideolojik bir bahane ile meşrulaştırarak kendilerini haklı çıkaracak bir söylem geliştirirler. Söz konusu devletler, siyasi ve ekonomik ilişkiler içinde oldukları ittifaklar ve uluslararası kuruluşlar tarafından saldırgan dış politika eylemleri nedeniyle de yeterince sınırlandırılmazlar. Diğer taraftan kurum ve kurallarıyla yerleşmiş demokrasilerde halka hesap verme sorumluluğu, liderleri kısıtlayan yasal sınırlar, medyanın denetimi ve ortaklık ilişkisinde oldukları uluslararası toplumun koyduğu sınırlamalar yöneticileri diğer devletlere karşı saldırgan tutumlarında daha ihtiyatlı olmaya zorlar. Bununla birlikte, son yıllarda ABD ve İsrail eksenindeki saldırgan politikalar demokratik sistemlerin dış politika kararları üzerindeki denetim mekanizmaları ile uluslararası toplumun yaptırım gücünün sorgulanmasına neden olmaktadır.
ABD askerî ve siyasi ağırlığıyla, kuruluşundan itibaren Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO)’nün liderliğini yapmıştır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra SSCB tehdidi karşısında bir askerî savunma ittifakı olarak kurulan NATO aynı zamanda ortak siyasi değer ve kültüre dayanan politik bir örgüttür. Nitekim antlaşmanın ön sözünde “demokrasi, bireysel özgürlük ve hukukun üstünlüğü üzerine kurulu medeniyetlerini korumaya kararlı oldukları” belirtilmektedir. Üyelerin BM Sözleşmesi ile uyumlu olarak, anlaşmazlıkların barışçıl yollardan çözülmesi ve uluslararası ilişkilerde tehditten ve güç kullanılmasından kaçınacağı antlaşmada belirtilen diğer bir önemli husustur. NATO, ideolojik rakibi ortadan kalktıktan sonra da iş birliğine dayalı güvenlik yaklaşımıyla geliştirdiği ortaklıklar yoluyla bir yandan varlığını devam ettirirken bir yandan ortak değerler üzerinden etki sahasını genişletmeye çalışmıştır. Ancak ABD, 2003 yılında Irak’ta başlattığı işgal harekâtı ile NATO ittifakıyla yürüttüğü çok taraflı ve uluslararası meşruiyete dayalı yaklaşımdan ayrışmış; öncülük ettiği kural tabanlı uluslararası sistemin sorgulanmasına neden olmuştur. Nitekim Putin, 2007 yılında Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşmada ABD’nin liderliğindeki tek kutuplu sistemin uluslararası istikrar ve güvenliği zayıflattığını ifade etmiş, ilerleyen yıllarda benimsediği sert güce dayalı politikayla da bu sisteme meydan okumuştur.
Rusya’nın tekrar kendine büyük güçler arasında yer açmaya başladığı yıllarda ABD, devletlerarası güç dağılımındaki değişim emareleriyle birlikte stratejik ilgisini Pasifik’e yöneltmeye başladı. Uzayan Afganistan ve Irak harekâtlarının beşeri ve ekonomik maliyetlerinin de etkisiyle 2011 yılında Irak’taki askerî unsurlarını büyük ölçüde azaltırken Afganistan’dan da çekilme hazırlıklarına başladı. Obama, 2014 yılında West Point Askerî Akademisi’nde yaptığı bir konuşmada, uluslararası güvenlik sorunlarının yalnızca askerî güç kullanılarak çözülemeyeceğini, “En iyi çekice sahip olmamız her sorunun çivi olduğu anlamına gelmez” sözleriyle veciz bir şekilde ifade etmişti. Obama sonrası Trump ve Biden dönemlerinde de küresel ABD askerî varlığının azaltılarak çatışma bölgelerinde bölgesel unsurların kullanılması yönünde bir tutum benimsendi. Afganistan’dan 2021 yılında gerçekleşen çekilme sürecinde yaşanan düzensizlik ve dağınıklık bir bakıma ABD’nin uluslararası müdahaleci politikalarının iflasının belgesi olarak tarihteki yerini almıştır. Diğer taraftan, Ocak 2025’te başlayan ikinci Trump döneminde tarihin tekerrür edeceği izlenimini veren gelişmeler görülmektedir. Trump ilk döneminde olduğu gibi ikinci dönemi seçim kampanyasında da ABD’nin küresel müdahaleci politikalarını eleştirmiş ve kendisini yeni savaş başlatmayacak, mevcut savaşları bitirecek barış yanlısı başkan olarak sunmuştu. Ancak, Trump’ın ikinci dönemindeki uygulamalar, seçim kampanyasında ortaya koyduğu savaşları sona erdirme ve müdahaleciliği azaltma söylemiyle belirgin bir farklılık göstermektedir. Nitekim bu iktidarında İran’a yönelik saldırılar, Venezuela Devlet Başkanı’nın kaçırılması ve Karayip Denizi’ndeki uyuşturucu kaçakçısı olduğu iddia edilen sivil teknelere yönelik füze saldırılarının emrini vermiştir. Sert güç yaklaşımını tekrar dış politikasının merkezine koyan bu saldırıların ne ölçüde ABD toplumu tarafından desteklendiği tartışmalıdır. Zira, İsrail’in teşvikiyle başlatıldığı yönünde iddialar olan İran saldırılarında istenilen sonuç henüz alınamadığı gibi İran’ın müzakere masasına savaş öncesine göre daha avantajlı oturduğu yönünde değerlendirmeler bulunmaktadır. Ayrıca, Hürmüz Boğazı’ndan sağlanan taşımacılığın kesintiye uğraması tüm dünyayla birlikte ABD ekonomisini de etkileyecek sonuçlar yaratmıştır. Diğer taraftan Trump, ABD’nin tesis edilmesine liderlik ettiği kurallara dayalı uluslararası sistemi ABD çıkarlarına aykırı gördüğünden birçok uluslararası kuruluş ve sözleşmeden çekilme kararı almıştır. Üyelikten ayrılmak dahil NATO ile ilgili olumsuz düşüncelerini sıklıkla dile getiren Trump, İran saldırılarının da ortaya koyduğu gibi, ABD’yi herhangi bir ittifak veya kuruluşla bağlı görmemektedir.
İsrail, kuruluşundan itibaren caydırıcılık ve gerektiğinde önleyici askerî güç kullanımına dayalı, askerî üstünlüğü korumayı esas alan bir güvenlik politikasını benimsemiştir. Özellikle, Demir Duvar ve revizyonist Siyonist mirasa dayanan sağ partiler güvenliğin yolunun askerî güçten geçtiğine inanmıştır. Bununla birlikte İsrail, çevresindeki Arap devletlerine karşı 1948, 1956, 1967 ve 1973’te yürüttüğü, ağırlıklı olarak yüksek yoğunluklu konvansiyonel savaşlardan sonra 1982’den itibaren devlet dışı örgütlere karşı düşük yoğunluklu ve hibrit özellikli savaşlar yapmıştır. Bu dönemde, düşmanın tamamen yok edilmesi veya kalıcı işgal yerine, askerî kapasitesini zayıflatmak maksadıyla sınırlı hedefli ve kısa süreli harekâtlar düzenlenmiştir. 7 Ekim saldırılarından sonra tehdidi yönetmek stratejisi terk edilerek Gazze, Lübnan, Suriye ve İran’a yönelik kendisine karşı kullanılabilecek askerî gücü tamamen ortadan kaldırmayı amaçlayan kapsamlı saldırılar düzenlemeye başlamıştır. Özellikle ABD ile birlikte İran’a yapılan saldırılar çatışmaların tüm bölgeye yayılma riskini meydana getirmiştir. Yukarıda belirtildiği gibi ulusal güvenlik gerekçesiyle askerî güce başvurmak, İsrail’in kuruluşundan itibaren dış ve güvenlik politikasının temel araçlarından biri olmuştur. Bununla birlikte sol ve merkez partilerin yönettiği dönemlerde ülkenin demokratik kimliğini korumak maksadıyla “barış için toprak” yaklaşımı çerçevesinde çok taraflılığı ve uluslararası iş birliklerine öncelik veren politikalar da izlenmiştir. Ancak, mevcut yönetim İsrail’in en aşırıcı sağcı yönetimlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Trump’ın tek taraflı, uluslararası ortaklıklar ve diplomasiyi geri plana iten politikasından yararlanan Netanyahu, İsrail halkının güvenlik kaygıları nedeniyle verdiği desteği de kullanarak İsrail’in uluslararası kazanımlarını mümkün olduğu kadar artırmak istemektedir. Diğer taraftan, Netanyahu’nun askerî gücü kullanarak yürüttüğü saldırgan politikalar üzerinden elde ettiği başarıları, kendisi hakkında yürütülen yolsuzluk davalarını önemsizleştirmek ve seçimlerde rakiplerine karşı üstünlük elde etmek için siyasi algı oluşturmak maksadıyla kullandığı yönünde değerlendirmeler de bulunmaktadır.
Devletlerin uluslararası alanda hedeflerini gerçekleştirmek maksadıyla izledikleri dış politikanın temel dayanağını ulusal çıkarlar oluşturur. Ulusal çıkarların neye dayandığı, nasıl tespit edildiği devletlerin yönetim şekilleriyle doğrudan ilişkilidir. Halk iradesine dayalı demokratik siyasal yönetimlerde ulusal çıkarlar belirli teamül ve süreçlere dayanan kurumsal bir yapıya göre belirlenir ve bunları gerçekleştirmek için uygulanacak dış politika belirli mekanizmalarla denetlenir. Ayrıca, demokratik devletlerin taahhüt altına girdikleri uluslararası kurumlar, ittifak ve ortaklıklar dış politika kararları üzerinde sınırlayıcı bir işlev görürler. Bu nedenle demokrasiyle idare edilen ve kendisini kurallara dayalı bir uluslararası sistemin üyesi gören bir devlet, BM sözleşmesinde de belirtildiği gibi, anlaşmazlıkların çözümünde tehdit ve askerî güç kullanma yerine devletlerin egemenliğine saygı prensibi çerçevesinde diplomatik çözümlere öncelik verir. Öte yandan, otoriter rejimlerde ulusun çıkarlarının ne olduğuna lider veya onun kontrolündeki bir kurul karar verir. İdeolojik, aristokratik veya karizmatik etkilerin güdümündeki bu tür yönetimlerin dış politika kararları üzerinde sınırlayıcı iç ve dış bir kurum olmadığından askerî gücü bir politika aracı olarak rahatlıkla kullanabilmektedirler. ABD ve İsrail demokrasiyle yönetilmekle birlikte ABD’deki güçlü başkanlık sistemi, İsrail’de ise güvenlik kaygıları dış politika üzerindeki kontrol mekanizmalarının etkinliğini önemli ölçüde sınırlayabilmektedir. İki ülkenin mevcut yönetimleri ise çok taraflılığı ve uluslararası hukuk kurallarının sınırlayıcılığını kabul etmemektedir. Oysa iki dünya savaşının tecrübeleri savaşların sona erdirilmesi için uluslararası iş birliğine dayalı BM merkezli kolektif güvenlik sistemini hayata geçirmişti. Otoriter yönetimlerin yanında demokrasiyle idare edilen yönetimlerin de askerî güç kullanımını anlaşmazlıkların çözümü için öncelikli araç olarak benimsemesi uluslararası ilişkilerde güç mücadelesinin önemini yeniden gündeme getirmektedir. Bu çerçevede, Kuzey Atlantik bölgesinde NATO üyesi demokrasiler arasında oluşan güvenlik toplumunun kurucu üyelerinden ABD’nin İsrail’le birlikte bu sürecin temel unsurlarından biri haline gelmesi uluslararası ilişkilerde askerî gücün ve güç temelli ittifakların daha fazla öne çıktığı yeni bir dönemin ortaya çıkmasına zemin hazırlayabileceği değerlendirilmektedir.
[*] Dr. Adem ÇAKIR, Ankara, E-posta: ademcakir2011@gmail.com

