Share This Article
Stratejik Çıkarlar ile Orta Doğu’daki Büyük Dönüşümler Arasında
Dr. Gulshan Y. Saglam
Cumhurbaşkanlığı düzeyindeki ziyaretler, özellikle büyük jeopolitik dönüşümlerin yaşandığı dönemlerde, çoğu zaman protokolün ötesinde stratejik anlamlar taşır. Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Aoun’un Ankara ziyareti de yalnızca ikili ilişkiler bağlamında değil, Türkiye’nin Lübnan’daki ve bölgedeki yeni rolü açısından değerlendirilmelidir. Bu ziyaret şu temel soruyu gündeme getirmektedir: Bölgesel güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir dönemde Türkiye, Lübnan’da yeni bir stratejik dönemin öncüsü olabilir mi?
Bu ziyaret, İran–ABD savaşının ardından Orta Doğu’da ortaya çıkan siyasi ve güvenlik boşluklarının yeniden doldurulmaya çalışıldığı kritik bir dönemde gerçekleşmektedir. Bazı geleneksel aktörlerin etkisinin azalmasıyla birlikte Türkiye; askerî kapasitesinin yanı sıra diplomatik ağı, ekonomik gücü ve farklı aktörlerle iletişim kurabilme kabiliyeti sayesinde bölgesel boşluğu doldurabilecek ülkelerden biri olarak öne çıkmaktadır.
Bugünün Türkiye’si, Ankara’da gerçekleştirilen NATO Zirvesi öncesindeki Türkiye değildir. Zirve sonrasında Ankara’nın ittifak içindeki stratejik ağırlığı daha görünür hâle gelmiş; NATO üyeliği, Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkileri ve bölgesel aktörlerle kurduğu dengeli diplomasi sayesinde uluslararası güvenlik dosyalarında etkisini artırmıştır. Bu yeni konum, Türkiye’ye Lübnan, Suriye ve Doğu Akdeniz gibi hassas dosyalarda daha geniş hareket alanı sağlamaktadır.
Burada kilit nokta şudur: Ankara bu artan stratejik ağırlığını Lübnan’a somut desteğe nasıl dönüştürebilir?
Türkiye açısından Lübnan’ın istikrarı artık yalnızca Lübnan’ın iç meselesi değil, bölgesel güvenlik denklemidir. Bu nedenle iki ülke arasındaki görüşmelerde Lübnan devlet kurumlarının, özellikle de Lübnan Ordusu’nun desteklenmesi öncelikli başlıklardan biri olabilir.
Lübnan’da güçlü bir devlet inşa edilmesi, meşru kurumların egemenliği tesis edebilmesine ve silahın yalnızca devletin elinde toplanmasına bağlıdır. Türkiye; askerî eğitim, savunma iş birliği ve kurumsal kapasite geliştirme alanlarında sağlayacağı katkılarla Lübnan Ordusu’nun ulusal görevini daha etkin biçimde yerine getirmesine destek olabilir.
Bu çerçevede gündeme gelen bir diğer başlık, Güney Lübnan’da görev yapan çok uluslu gözlem ve istikrar gücüne olası bir Türk katkısıdır. Türkiye’nin böyle bir yapıya asker veya gözlemci sağlaması, hem Lübnan’daki varlığını kurumsallaştırması hem de bölgesel aktörler nezdinde güvenilir bir arabulucu kimliğini pekiştirmesi açısından önemli bir adım olabilir. Ancak böyle bir adımın atılması, İsrail ile bazı Batılı aktörlerin yaklaşımına ve Türkiye’nin bu görevi üstlenmeye siyasi ve askeri açıdan ne ölçüde hazır olduğuna bağlı olacaktır.
Bu destek yalnızca askerî değil, Lübnan’ın bölgesel düzeyde yalnız bırakılmadığını gösteren siyasi bir mesaj da taşıyacaktır.
Güney Lübnan dosyası da bu çerçevede önem kazanmaktadır. Sınırlar ve İsrail’in çekilmesiyle ilgili olası müzakere süreçlerinin başarıya ulaşabilmesi uluslararası ve bölgesel desteğe bağlıdır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump arasındaki olumlu ilişkinin, Lübnan–İsrail arasında Güney Lübnan’daki İsrail askerî varlığının sona ermesini hedefleyen olası bir anlaşmanın desteklenmesinde yapıcı bir unsur oluşturabileceği değerlendirilebilir.
Bu noktada akla şu sorular gelmektedir: Türkiye, Washington ile açık iletişim kanallarını kullanarak Lübnan ile ABD arasında yapıcı bir köprü rolü üstlenebilir mi? Bu ilişki, güneydeki çözümsüz dosyaların çözümüne katkı sağlayabilir mi?
Lübnan dosyasını Suriye’den bağımsız değerlendirmek mümkün değildir; coğrafi ve jeopolitik gerçeklik, iki ülkenin güvenlik ve siyasi gelişmelerini birbirine doğrudan bağlamaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin Güney Suriye veya Lübnan’da doğrudan askerî müdahalede bulunması düşük bir ihtimal olarak görünmektedir; Ankara’nın yaklaşımı genellikle açık çatışmadan ziyade dengeleri yönetmeye ve gerilimi önlemeye odaklanmaktadır.
Suriye’deki gelişmelerin de Ankara ile koordinasyondan bağımsız ilerlemesi beklenmemektedir; bu durum Türkiye’ye, Lübnan’ın istikrarını olumsuz etkileyebilecek gelişmeleri önleme konusunda önemli bir arabuluculuk kapasitesi kazandırmaktadır.
Stratejik ortaklığın ekonomik boyutu da en az güvenlik kadar önemlidir. Lübnan yaşadığı krizlere rağmen Arap ve Avrupa pazarları arasında doğal bir köprü niteliğini korurken, Türkiye güçlü sanayi altyapısı ve yeniden imar tecrübesiyle önemli bir ortak olabilir.
Savaş sonrası dönemde Lübnan’ın altyapının yeniden inşasına, yatırımın teşvik edilmesine ve üretim sektörlerinin canlandırılmasına ihtiyacı olacaktır. Türkiye; limanlar, enerji, ulaştırma ve kalkınma projelerindeki deneyimiyle bu sürece önemli katkılar sunabilir.
Doğu Akdeniz’deki bir diğer hassas başlık, Lübnan ile Kıbrıs arasındaki deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasıdır. Türkiye’nin Kıbrıs Rum Kesimi’ni tanımaması bu dosyayı Ankara açısından karmaşık hale getirse de, Lübnan’ın bölgedeki enerji kaynaklarını değerlendirebilmesi büyük ölçüde bu sınırlandırma sürecinin sonuçlanmasına bağlıdır. Türkiye’nin burada üstlenebileceği rol, doğrudan taraf olmaktan çok, sürecin bölgesel dengeleri bozmadan ilerlemesini gözeten yapıcı bir aktör konumunda kalmasıyla sınırlı görünmektedir.
Türkiye açısından Lübnan Arap dünyasına açılan stratejik bir kapı; Lübnan açısından ise Türkiye, ülkenin Doğu ile Batı arasında yeniden köprü olmasına katkı sağlayabilecek önemli bir ortaktır. Esas mesele şudur: Lübnan yardım talep eden bir ülkeden, karşılıklı çıkarlara dayalı stratejik ortaklık kuran bir ülkeye dönüşebilecek midir?
Tarihsel olarak Lübnan dosyası uzun yıllar Paris ve Riyad gibi geleneksel merkezlerin etkisi altında şekillenmiştir. Bugün ise Türkiye’nin artan görünürlüğü bölgesel dengelerdeki dönüşümün bir yansımasıdır. Bu durum diğer aktörlerin dışlanması anlamına gelmemekte; aksine Lübnan’ın dış ilişkilerini çeşitlendirmesi ve daha dengeli bir diplomatik alan oluşturması açısından yeni fırsatlar sunmaktadır.
Joseph Aoun’un Ankara ziyareti; güvenlik, ekonomi ve diplomasi alanlarında somut adımlarla desteklenebilirse yeni bir dönemin başlangıcı olabilir. Beklenen yalnızca ortak açıklamalar değil; Lübnan Ordusu’nun desteklenmesi, devlet egemenliğinin güçlendirilmesi ve kalkınma projelerinin hayata geçirilmesidir.
Sonuç olarak belirleyici soru şudur: Türkiye, Lübnan dosyasında yalnızca yeni bir ortak mı olacak, yoksa Lübnan devletinin yeniden inşa sürecinin temel stratejik aktörlerinden biri hâline mi gelecektir? Bunun cevabı, her iki tarafın mevcut siyasi fırsatı uzun vadeli, karşılıklı çıkarlara ve bölgesel istikrara dayalı stratejik bir ortaklığa dönüştürme başarısına bağlı olacaktır.

