Share This Article
Medeniyet Güvenliğinin Yeni Hedefi: Küba
M. Evren EKEN
ABD Dışişleri Bakanlığı 20 Temmuz’da Küba üzerine ilginç bir rapor yayınladı. Washington’un tek bir devlete odaklanan, 100 sayfalık, kapsamlı bir “tehdit dosyası” şeklinde bir rapor yayımlaması pek alışılmış bir durum değil. Dolayısıyla bu gelişme aslında Venezuela ve İran hattıyla başlayan sürecin Orta Doğu’da yeniden yoğunlaşırken Küba ile de devam edeceğini gösteriyor ve konunun bölgesel değil küresel bir jeopolitik mücadeleye dayandığını hatırlatıyor. Zira ABD için bu bölge yalnızca bir enerji sahası değil. Raporda, Küba’nın Venezuelalı kurumlara personel, teknik uzmanlık ve iç güvenlik kapasitesi taşıdığı, böylece Caracas’ı yalnızca ideolojik olarak değil kurumsal olarak da Havana’ya bağladığı vurgulanıyor. Tabi burada Havana’dan kasıtsa aslında Çin. Daha önceki bir yazıda Venezüela müdahalesinin İran ile devam ederek, Çin’in enerji vanalarından ikisinin kesileceğini vurgulamıştım. Panama, Venezüela ve Küba hattında Çin’in liberal düzenin araçlarını kullanarak ABD’nin kendi nüfuz alanı olarak belirlediği bölgeye sarkması böylelikle engellenmeye çalışılıyor.
Rapora yakından bakınca, bunun sıradan bir güvenlik belgesi değil giderek “medeniyet güvenliği” belgesine dönüşen bir metin olduğunu görmek mümkün. “Küba: 21. Yüzyıl Komünizminin Başkenti” başlığını taşıyan rapor, Havana ile Washington arasındaki gerilimi ne ekonomik çıkar çatışmasına ne egemenlik sorununa ne de belirli bir toprak anlaşmazlığına indirmek yerine dikkati başka bir yere çekiyor. Rapor, bu durumun “Batı medeniyetine karşı açılmış bir devrim” olduğunu iddia ederek Küba’yı “Batı’nın çocuklarını kendi miraslarına karşı çevirmekle” suçlayan neredeyse teolojik bir ihanet anlatısı kuruyor. Böylece Karayipler’deki küçük bir ada devleti, somut insan hakları ihlalleri ya da casusluk iddialarının ötesinde, “Batı medeniyetinin geleceğini” tehdit eden merkezi bir figür olarak karşımıza çıkıyor.
Bu medeniyetçi ton aynı zamanda ABD güvenlik söylemindeki kaymayı da göstermesi açısından önemli. Soğuk Savaş döneminin antikomünist dilinden farklı olarak bugün kullanılan çerçeve, sadece “demokrasiler ile otoriter rejimler” ayrımıyla yetinmek yerine Küba, Çin, Rusya ve İran ile birlikte, “Batı uygarlığını içeriden çökertmeye çalışan” bir eksenin parçası olarak kodlanıyor. Enerji hattı, casusluk faaliyetleri ya da bölgesel nüfuz mücadelesi gibi somut başlıklar, bu daha geniş medeniyet hikayesinin alt başlıklarına gibi sunuluyor ve böylece Karayipler yalnızca askeri coğrafya olmaktan çıkartılıp “Batı medeniyetinin sınır hattı” olarak yeniden haritalandırılıyor.
Zira ABD’ye göre Küba, Çin’in Amerika kıtasındaki projeksiyonunun önemli bir düğüm noktası. Rapor, bu yüzden Havana’yı Latin Amerika’daki sol hükümetlerle Çin’in bağlantı kuran bir arayüz ve aynı zamanda Pekin’in Batı yarı küredeki varlığını meşrulaştıran bir siyasal laboratuvar gibi konumlandırıyor. Venezüela’ya gönderilen güvenlik uzmanları ile İran’la geliştirilen enerji hattı anlatısı, Küba’nın Çin için sadece ideolojik bir müttefik değil, Atlantik’e açılan lojistik ve siyasi bir köprü olarak tasvir edildiği bir bağlama yerleştiriliyor. Dolayısıyla Washington’un bu hikaye üzerinden, Karayipler’deki her sol veya bağımsız çizgiyi, Çin’in medeniyet karşıtı bir uzantısı olarak okuyarak kendine müdahale hakkı çıkartması mümkün.
Öte yandan Küba ABD açısından jeopolitik olarak son derece önemli bir konuma sahip. Hatta ada Meksika Körfezi’nin girişindeki konumu sayesinde deniz trafiği açısından doğal bir kontrol noktası işlevi görüyor. Bunun yanı sıra, Çin’in Küba’da Soğuk Savaş dönemini hatırlatan sivil görünümlü ama askeri amaçlara da hizmet eden ikili kullanımlı (dual-use) bir yapılanma peşinde olduğu da biliniyor. Özellikle Bejucal gibi bölgelerde Çin tarafından yerleştirildiği düşünülen elektronik dinleme ve sinyal istihbaratı altyapısının, ABD’nin askeri ve uydu iletişimini, Körfez’deki gemi hareketlerini ve sinyallerini izleyebilmesi mümkün. Zira modern askeri gözetleme ağları, hem Küba kıyılarından hem de Florida ve Louisiana hattından, karşı tarafın askeri faaliyetlerini tespit etme ve gerektiğinde etkileme kapasitesine sahip. Yani Mississippi Nehri’nin hem iç ticaret hem de donanma lojistiği açısından ABD için taşıdığı önem düşünüldüğünde, bu tablo, Soğuk Savaş’ın klasik nüfuz alanı mantığının güncellenmiş bir versiyonu olarak karşımıza çıkıyor.
Bu tabloya Pekin’in tepkisi de eklendiğinde, dosyanın ağırlığının sadece ikili bir krizin ötesine geçtiğini görmek mümkün. Çin Dışişleri yetkilileri, Washington’un Küba’ya yönelik askeri seçenekleri açıkça tartışmaya başlamasını “küresel barışı tehlikeye atacak bir adım” olarak nitelendirerek ABD’yi sert bir dille uyarmakta. Kısacası Küba dosyası, yalnızca bir ada devletiyle ilgili teknik bir rapordan ibaret değil. ABD ile Çin arasındaki rekabette, hem Orta Doğu hem de Karayipler üzerinden yürüyen ve “medeniyet” diliyle meşrulaştırılan bir güç mücadelesinin başka bir durağı.
Bu çerçevenin içerideki yansıması ise en az dış politika boyutu kadar belirleyici. Rapor, yalnızca Havana’yı değil, ABD içindeki geniş bir toplumsal ve siyasal hareketler yelpazesini de hedef alıyor. Yani 2020’lerin başında ortaya çıkan George Floyd isyanlarından Antifa etiketiyle kodlanan sokak hareketlerine, kampüslerdeki savaş karşıtı ve Filistin yanlısı protestolara kadar uzanan pek çok başlık, Küba’nın “Batı medeniyetine karşı yürüttüğü ideolojik savaşın” uzantısı gibi sunuluyor. Böylece ırk adaleti, polis şiddeti ya da emek hakları gibi iç meseleler, kendi dinamikleri olan toplumsal çatışmalar olmaktan çıkıp “Batı’nın çocuklarını miraslarına düşman eden” bir medeniyet sapması anlatısına dönüştürülüyor.
Bu dil, 1950’lerin McCarthy döneminden tanıdık “Amerikan olmayan faaliyetler” söylemi ile aynı mantık yapısına sahip. O dönemde sendikacılıktan sinema sektörüne ve akademiye uzanan geniş bir alan, “komünist etki” şüphesiyle damgalanmıştı. Bugünse benzer bir damgalama, “medeniyet güvenliği” başlığı altında gerçekleşiyor diyebiliriz. Buna uygun şekilde tüm sosyalist hareketler, göçmen hakları örgütleri, bazı sendikalar ve kampüs tabanlı ağlar, raporda Küba’nın “ön cephe örgütleri”nin parçası olarak anılıyor. Böylece sol demokratik talepler ve toplumsal hareketler, yalnızca ulusal güvenliğe değil, “Batı uygarlığının devamına” yönelik bir tehdit kategorisine yerleştiriliyor.
Kısacası Karayipler’de her anlamda abluka altında karanlıkta kalan bir ada, “Batı medeniyetini içerden çökerten büyük komplo”nun merkezi ilan edilmiş durumda. Bu anlamda Washington’un Küba raporu, bu haliyle Küba’dan çok ABD’nin kendi krizini ve bundan sonraki atacağı adımların habercisi. Gündemdeki İran müdahalesi geri planda sünerek devam ederken, ABD’nin Küba’ya bir müdahalede bulunması ihtimali artmış durumda. Keza medeniyet güvenliği adı altında üretilen bu yeni dil, hem Karayipler’deki bağımsızlık iddialarını hem de ABD içindeki muhalefeti aynı anda kriminalize ederek kendi yarı küresinde itaat etmeyen her toplumsal ve siyasal aktörü, “medeniyet düşmanı” ilan edip susturmaya çalışacağının işareti.

