Share This Article
NATO ANKARA ZİRVESİ: HÜSRAN MI, FIRSAT MI?
Büyükelçi (E) Mehmet Fatih Ceylan
Trump’ın ikinci dönemi sadece küresel düzlemde değil, transatlantik topluluk bünyesinde de bir dizi sarsıntıya yol açtı. Trump yönetimi, NATO’nun üzerine inşa olunduğu değerlere meydan okumakla yetinmekle kalmadı, Avrupa-Atlantik güvenliğini derinden etkileyen ve müttefikler arası danışma ile kararlarda oydaşmaya (consensus) dayanan yerleşik transatlantik mutabakat kültürünü sorgulama sonucunu doğuran revizyonist bir çizgiye hızla kaydı.
İktidara gelmesinden iki yıl geçmeden Trump, Avrupalı müttefik ülkelere karşı zorlayıcı ekonomik-ticarî önlemlere başvurmanın yanısıra Danimarka ve Kanada gibi iki müttefik ülkenin egemenlik ve toprak bütünlüğünü hedef alan söylemleri tedavüle sokmakta, dolayısıyla İttifak bünyesindeki ortak güvenlik duygusuna darbe indirmekte gecikmedi. Müttefiklerle danışmadan İsrail’in yönlendirmesiyle İran’a karşı başlattığı hukuk dışı savaşla birlikte NATO bünyesinde açmış olduğu yaraya tuz basmaktan da çekinmedi. Üstüne, Körfez ülkeleri başta olmak üzere Ortadoğu’daki ortakları nezdinde de güven bunalımına yol açtı.
Böylesi bir arka plan, NATO’yu kuruluşundan bu yana maruz kaldığı en ciddi iç sınamalardan birine sürükledi. Avrupalı müttefikler, bir yandan Ukrayna’da halen devam eden savaşın ağır gölgesini üzerlerinde hissederken, diğer yandan Ekim 2023’ten bugüne değin Ortadoğu’da değişim halindeki çatışmalı ve istikrarsız tablonun sonuçlarıyla karşı karşıya kaldılar. Öte yandan, revizyonist bir ABD yönetimiyle nasıl başa çıkabileceklerinin hesabını yapmaya başladılar.
Geçen yıl Lahey’de yapılan NATO Liderler Zirvesi’nde Trump yönetimini tatmin eden ortak paydayı, NATO üyelerinin GSYİH’lerinin toplam %5’ini 2030’a kadar savunma harcamalarına tahsis etmesi oluşturdu. Bunun dışında zirve, kapsamı son derece sınırlı çok kısa bir bildirinin yayımlanmasıyla son buldu.
NATO’nun 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak zirvesi, ABD ile Avrupalı müttefik ülkeler arasında gözlenebilen somut ayrışmanın doğurduğu tablo ışığında gerçekten son yılların en önemli ve kritik zirvelerinden biri olmaya aday. Dolayısıyla Ankara, ev sahipliği yapacağı bu zirve için ağır bir sorumluluk yüklenmiş durumda.
Yapılan resmî açıklamalara göre Trump’ın Zirveye katılması beklenmekte. Günübirlik değişken ruh halleri sergileyen ABD Başkanı’nın son anda farklı bir karar alması dışlanmaya müsait bir olasılık değil. Her hâl ve kârda zirveye katılsa bile zirvenin nasıl bir mecrada akacağı konusu tartışmalı ve belirsizliğini koruyor. Buradaki temel sorulardan biri Trump’ın, Kasım 2026’da ABD’de yapılacak ara seçimleri de gözeterek zirveden kendisi adına ne tür bir “zaferle” dönmeyi umduğunda düğümleniyor.
Zirve vesilesiyle Ankara’nın, deyim yerindeyse, Atlantik’in iki yakasını bir araya getirmeye gayret göstereceği anlaşılmakta. Mevcut güven açığını ne derecede telafî edebileceği, Ankara’nın diplomatik performansını belirleyecek başlıca ölçütlerden biri olacaktır.
Öte yandan, Ankara’nın ciddiyetle üzerinde durduğu hedeflerden birinin, özellikle İstanbul İşbirliği Girişimi’ne (İİG) üye Körfez ülkeleriyle İttifak liderlerini bir araya getirmek olduğu anlaşılmakta. Bu terkip içine Suudî Arabistan ve Umman’ı katmayı da düşünüyor olabilir. Zirve programı içinde bu tür bir toplantı gerçekleştirilebilirse, İttifak için “Güney’den (Ortadoğu) gelen sınamalara” da NATO’nun duyarlı kaldığı, dolayısıyla neredeyse son onbeş yıldır gündemde olan 360 derece anlayışını pratikte sergilediği kanıtlanmış olur. Ortadoğu sorunsalı her ne kadar ABD’nin Ulusal Güvenlik ve Savunma Strateji belgelerinde ön planda olmasa da, bölgedeki son gelişmelerin ABD ile Avrupa arasındaki görüş ayrılıklarını daha da belirginleştirdiği bir dönemde, NATO-İİG ortaklığının, belki de genişletilmiş bir formatta, görünür kılınması Körfez ile büyük ölçüde ABD ve kısmen de olsa Avrupa arasında boy gösteren güven bunalımının hafifletilmesi açısından olumlu sayılabilecek bir adım oluşturabilir.
Ankara, diğer yandan, geçen yıl Trump’ın direnci nedeniyle Lahey’de yapılamayan Asya-Pasifik dörtlüsüyle (Avustralya, Güney Kore, Japonya ve Yeni Zelanda) zirve vesilesiyle bir toplantı düzenlenmesinin peşine düşmüş görünüyor. ABD-Çin rekabetinin inişli çıkışlı bir kulvarda ilerlediği bir dönemde eğer sözkonusu dörtlüyle Devlet Başkanları düzeyinde bir toplantı gerçekleşirse, bu hiç şüphesiz Ankara için olumlu puan olur.
Son olarak birçok analistin üzerinde durduğu konular arasında Ankara Zirvesi’nde, NATO’nun, demokrasi, sivil özgürlükler ve hukuk devletini kapsayan temel ortak değerlerin yanı sıra belkemiğini oluşturan kollektif savunmanın mevcut konjonktürde teyit edilmesinin taşıdığı önem bulunmaktadır. Bu beklenti, özellikle Avrupalı müttefikler tarafından doğal görülse de, Trump’ın geçmiş ve güncel siciline bakıldığında bunun bir hüsnü kuruntuya mı tekabül ettiği, yoksa zirvede yuvarlak laflarla geçiştirilecek bir yazıma mı sahne olacağı halen belirsizdir. Bu perspektiften de Ankara’nın, ABD’yi ikna etmek açısından herhangi bir sonuç alıcı rol oynayıp oynayamayacağı pratikte görülecektir.
Her hâl ve kârda Ankara Zirvesi’nin başarısı, yalnız alınacak kararlarla değil, NATO bünyesinde son yıllarda aşınan güvenin yeniden tesis edilmesine ne ölçüde katkı sağlayacağıyla da değerlendirilecektir.
Türkiye’deki iç siyasî gelişmelerin ve bunların ülke imajı açısından dışarıda yol açtığı belirsizliklerin arka planında NATO Ankara Zirvesi’nin, sadece başta Avrupa güvenliği olmak üzere İttifak’ın geleceği bakımından değil, bölgede ve ötesinde iddialı bir dış politika gündemine sahip Ankara için de kritik bir viraj olacağı aşikârdır.

