Share This Article
Halit Gülşen
https://www.linkedin.com/in/halit-gülşen-0291b8195
Son haftalarda Batı medyasında Ukrayna savaşı bağlamında çıkan haber ve yorumlarda, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e karşı bürokrasi, ordu ve kamuoyunda artan bir muhalif durumun söz konusu olduğu iddia edilmektedir. Bu çerçevede yayımlanan haber ve analizlerde temel olarak; Putin’e karşı ordu içinde eleştirilerin yükseldiği, ekonomik durumun yönetim üzerinde giderek baskı oluşturduğu, kamuoyunda hoşnutsuzluğun arttığı dile getirilmektedir. Hatta bazı eski Rus bürokratlara dayandırılan söyleşilerde, Putin’in olası bir darbe girişiminden endişe ettiği kaydedilmektedir. Söz konusu iddia ve yorumların Batı’nın stratejik beklentilerini mi yoksa sahadaki gerçekliğimi yansıttığını anlamak için bazı konu başlıklarına odaklanmak yararlı olacaktır.
Bu aşamada ilk olarak orduda yaşanan gelişmelerin ele alınması elzemdir. Ancak öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, Rusya’da ordu her zaman yönetimin hizmetkarı olmuştur. İmparatorluk döneminde de Sovyet döneminde de ordu, sivil otoritenin kontrolündedir. Rusya’da darbe olmamıştır. Darbe denemesi olarak değerlendirilebilecek en önemli girişim 1991’de olmuştur ve başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Nitekim bu girişimde bulunanlar da askerler değil, siyasi gruplardır. Bu tarihsel gerçekler bağlamında ordu üzerindeki güncel tartışmalara değinmek daha anlamlı olacaktır.
Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu’nun (2012-2024) Mayıs 2024’de görevden alınarak Rusya Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri olarak atanmasının ardından yaşanan gelişmeler, “ordu içinde bir gruplaşma, Putin’e karşı bir muhalif hareket” olduğu yönünde değerlendirmeleri beraberinde getirmiştir. Şoygu’nun ardından 20’den fazla general ve üst düzey bürokrat yolsuzluk gerekçesiyle görevden alınmış ya da tutuklanmıştır. Tutuklananlar arasında iki savunma bakan yardımcısı ve Genelkurmay başkan yardımcısı gibi figürlerin bulunması, söz konusu tartışmaları alevlendirmiştir. Ancak Rus siyasetindeki tarihsel birikimin Putin döneminde de devam ettiği göz önünde bulundurulduğunda, bu gelişmeleri Putin’in ordu üzerindeki kontrolünü korumaya devam ettiği şeklinde değerlendirmek daha sağlıklı olacaktır.
İkinci olarak, Rus ekonomisinin Ukrayna savaşı nedeniyle sürüklendiği durum yoğun bir şekilde tartışılmaktadır. Benzer şekilde Batı kaynaklı yayınlarda Rus ekonomisinin artık savaşı devam ettiremeyeceği, giderek çıkmaza sürüklendiğine dair analizler kısmen gerçeği yansıtmakla beraber, durumun Putin’in iktidarını sarsacak seviyede olup olmadığı ise ciddi soru işaretleri barındırmaktadır. Enflasyonu baskılamak için uygulanan yüksek faiz politikası (yüzde 14,5), bütçe kaynaklarının büyük kısmının savunma sanayisine aktarılması (GSYİH’ya oranı yüzde 6,3) ve sivil sanayinin arka plana itilmesi ekonomik alanda bazı sektörleri ve halkı zor durumda bırakmaktadır. Diğer taraftan bütçe açığının 2025 yılına göre neredeyse yüzde yüz artmış olması (yaklaşık 79 milyar dolara ulaştı), diğer bir olumsuz gösterge olarak öne çıkmaktadır.
Ancak yakın tarihle kıyaslandığında Rusya 2014-2016 Kırım işgali ve ilhakı döneminde de benzer bir ekonomik tablo ile karşılaşmıştır. Merkez bankası faizleri yüzde 20’lere kadar çıkarken, savunma harcamalarının GSYİH’ya oranı yüzde 5,5 seviyelerine yükselmiştir. Ancak daha sonra uygulanan ekonomi politikaları yeniden bir dengelenmeyi beraberinde getirmiştir. Nitekim Rus yönetiminin geçmiş dönemde olduğu gibi şu anda da katı ekonomik önlemler almaya devam ettiği görülmektedir. Ayrıca Putin’in Şoygu’yu görevden almasının ardından ekonomist ve teknokrat bir profil olan Andrey Belousov’u bu göreve ataması, savunma harcamalarının kontrolü ve “savaş ekonomisinin” daha iyi yönetilmesine dair bir bakış açısı ile hareket ettiğini göstermektedir. Diğer taraftan, İran savaşı nedeniyle artan petrol fiyatları ise yeni bakan Belousov için adeta bir “hoş geldin” hediyesi niteliği taşımaktadır.
Üçüncü olarak ise Batılı kaynaklarda Rus kamuoyunda ekonomik nedenlerden dolayı Putin’e yönelik desteğin azaldığına dair görüşlerin ön plana çıkartıldığı görülmektedir. Bu noktada bağımsız araştırma kurumlarından “Levada Center”ın saha çalışmalarından hareket ederek genel bir görüşe varmak mümkündür. Merkezin 2026 Şubat ayı yaptığı araştırma sonuçlarına göre Putin’e destek yüzde 79-80 bandında devam ederken, Rus ordusuna destek, yüzde 72, barış görüşmelerine destek yüze 67, Rusya’nın savaşı kazanacağını düşünenler yüzde 75, savaşın devamını isteyenler ise yüzde 25 oranında görülmektedir.
Söz konusu rakamlar 2022, 2023, 2024, 2025 yılları ile karşılaştırıldığında Putin’e ve orduya desteğin benzer oranlarda sabit kaldığı, barış görüşmelerine desteğin ise yüzde 50 seviyesinden 67’ye kadar çıktığı görülmektedir. Bu çerçevede Rus kamuoyunun Ukrayna savaşı bağlamında Putin ve orduya desteği devam ederken, barış görüşmelerinin olumlu sonuçlanmasını da giderek daha fazla istediği gözlemlenmektedir. Rus kamuoyunun yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen, Putin yönetimine ve orduya bu oranda destek vermesinin arka planında yatan gerçeği ise 1946’da “Demir Perde” konuşması olarak tarihe geçen hitabında Winston Churchill’in şu sözlerinin satır aralarında bulmak mümkündür: “Rusların güçten daha fazla hayran oldukları bir şey ve zayıflıktan daha az saygı duydukları bir şey yoktur”.
Gelinen noktada, son dönemde Batılı kaynaklarda giderek daha fazla işlenen “Rusya’da Putin’in iktidarının zor durumda olduğu, orduda muhalif seslerin yükseldiği, ekonominin derin bir çıkmaza sürüklendiği, Putin’in darbe endişe yaşadığı” bağlamındaki haber ve analizlere mesafeli yaklaşılması gerektiği ortaya çıkmaktadır. Bu tablo, Putin yönetiminin Ukrayna savaşında büyük ve beklemedikleri bir zorlamayla/sınamayla karşı karşıya kaldığı ve ciddi kayıplar verdiği gerçeğini değiştirmemekle birlikte, “Batılı elitlerin” beklediği tarzda bir sonucun ise henüz çok uzakta olduğu göstermektedir.

