New Strategic Concept Study of NATO – by Prof. Dr. Serdar Erdurmaz

NATO’nun Yeni Stratejik Konsept Çalışması Ne Anlama Geliyor?

Warşova Paktı’nın 1990’da dağılmasıyla beraber kominizm tehdidinin ortadan kalktığı ve dünyanın artık barış ve güvenlik içinde ABD’nin tek liderliği ile düzenini devam ettireceği öngörüsü büyük bir iyimserlik içinde herkes tarafında kabul gören bir yaklaşım olmuştur.

Sovyetler Birliği dağılmış, Doğu Avrupa’daki üyeleri önce NATo üyesi, sonra da Avrupa Birliği üyesi olmuşlardır. Orta Asya’da ise, Türki devletler bağımsızlıklarına kavuşmuşlar, sonuçta Rusya Federasyonu hem askeri gücünü ve hemde ekonomisini kaybeden bölgesel bir güç konumuna ulaşmıştır. Buna rağmen NATO Rusya Federasyonu’nu kontrol ederek, müşterek hareketle işbirliğini sağlamak için “Barış İçin Ortaklık” kavramını gündeme getirerek, Rusya’nın demokrasi ile  tanışmasına ön ayak olmaya çalışmıştır.

NATO’nun 2010’lara kadar yürürlükte olan Stratejik Konsepti tek bir tehdide karşı düzenlenmişti. Bu tehdit, karşı kutup olan Sovyetler Birliği’nin kontrolündeki Warşova Paktı’ydı. Ancak, 2010 yılına kadar ki dönem içinde artık Rusya tehdit olmaktan çıkmış ve NATO Konsepti yeni arayışlar içine girmiştir. Yaşanan dönemde artık belirgin bir tehdit olmadığı için NATO’nun işlevinin kalmadığı münakaşaları su üstüne çıkmaya başlamıştır.

NATO yeni tehdit arayışları içine girmiş ve 2010 NATO Konsepti bu tehditlere göre düzenlenmiştir. Nedir? Bu tehditler diye bakacak olursak; başta İran’ın nükleer programı onu NATO’ya karşı bir tehdit olarak öne çıkartmıştır. Konsepte “İran’ın adının” tehdit olarak bahsedilme arzusuna karşı Türkiye ‘nin direnişi sonucunda bu ifadenin metinden çıkarılması sağlanmıştır. Bunun yanısıra, uluslararası terörizm, nükleer silahlanma, balistik füze tehdidi temel tehdit unsurlar olarak ele alınmıştır.

2010’dan evvelki konsept genelde Warşova Paktı’nın herhangi bir askeri saldırısına karşı ön almak ve buna karşı savunmayı içeren savunma merkezli bir yaklaşım içerirken, 2010 konseptinde NATO’nun alanı dışında üye ülkelerin ekonomik ve askeri güvenliğini tehdit eden çatışmalara müdahale etme stratejisi yer almıştır. Bunun örnekleri zaten 2000’li yılların başında Afganistan’da uygulanmış, sonrasında da Arap Baharı sürecinde Libya’ya yapılan müdahalede yerini almıştır.

Rusya Federasyonu’nun Viladimir Putin’in başkanlığıyla birlikte, 2005 yılından itibaren uluslararası siyasetini değiştirerek yeniden süpergüç olma arayışları içine girmesi, 2008 yılında Gürcistan’a müdahelesini getirmiştir, arkasından 2014’de Ukrayna toprağı Kırım’ı işgali ve ilhak etmesi ve Donbask bölgesindeki gerilimin 2013’den beri sürdürüle gelmesi, 2015 yılında Suriye’ye rejim taraftarı bir destekle girmesi, 2018’den itibaren Libya’da Hafter taraftarı olarak ülkeye nüfus etmesi Rusya Federasyonu’nun NATO, ABD ve AB tarafından yeniden bir tehdit olarak ele alınması zorunluluğunu ortaya koymuştur.

ABD Sovyetler Birliği tehdidinin ortadan kalkması üzerine dış politikadaki önceliğini Pasifik bölgesine, Çin’in ekonomik ve askeri yükselişini kontrol etmeye kaydırmışken, Rusya’nın bu engel tanımaz siyaseti Washington’un gözlerini yeniden Viladimir Putin’in uluslararası stratejik hedeflerini sınırlamaya yönelik tedbirler alması için çevirmesine neden olmuştur. Diğer taraftan, Çin’in uluslararası kuralları hiçe sayan bir siyaset uyguluyarak gerek iç siyasette, gerekse dış ilişkilerde ekonomik ve askeri uygulamaları ABD ve Transatlantik ülkeleri için dikkate alınması gereken bir ciddiyete ulaşmıştır. Rusya ve Çin ABD’e karşı beraber hareket etme anlayışı içindedir. ABD’nin bu iki güce karşı tek başına mücadele etmektense yanına Arupa’yıda alarak kollektif mücadele stratejisi uygulaması rasyonel bir yaklaşım olacaktır. Bu birlikte mücadele için en meşru zemin NATO örgütüdür. Bu nedenle, ABD Başkanı Biden’ın “Amerika back-Amerika döndü” söylemiyle birlikte, önceki Başkan Donald Trump’ın ihmal ettiği NATO ile bağları yeniden güçlendirerek, tehdide müşterek karşı koyuşu canlandırması akılcı bir strateji olarak görülmektedir.

Şimdi NATO’nun masasında 2010 konseptine ilave olarak, o tehditlerden farklı, somut iki ciddi tehdit bulunmaktadır. Bunlar Rusya ve Çin’in dünya barışına ve ABD’e karşı oluşturduğu ekonomik, siyasi ve askeri tehditlerdir. NATO “Stratejik Konsepti’ni bu tehditlere karşı yeniden düzenleme zorunluluğu içindedir. Bunun için, sadece askeri bir örgüt olarak varlığını sürdürmesi yeterli olamayacaktır. Bu nedenle, siyasi kanadıda güçlendirerek, karar mekanizmasını sağlam bir zemine oturtması gerekmektedir. Yapılan Lider zirvesinde  siyasi kanadın güçlendirme iradesinin ortaya konulması bu kaygılardan kaynaklanmaktadır.

Sonuç olarak, 2010’lu yılların akışında tehdit algılamalarının ABD ve Avrupa açısından yeniden şekillenmesi üzerine 2010 NATO Konsepti’nin kapsamının hem örgüt yapısı ve hemde tehdit boyutunu kapsayacak şekilde yeniden ele alınması zorunluluğu öncelikli olarak gündemde yerIni almıştır. Bu konsepte göre, Türkiye’nin önemi NATO örgütü içinde hem Rusya ve Çin’le ilişkilerinde ve hem de NATO’nun stratejik önceliklerinde yeniden yerini alacaktır diyebiliriz.

Erdoğan – Biden Meeting of June 14 by Assoc. Prof. Muharrem Ekşi

Mr. Erdoğan and Mr. Biden shall meet for the first time after Biden elected as the President of USA. It is a very important meeting for Turkey and Assoc. Prof. Muharrem Ekşi analyzes the situation.

 

Erdoğan-Biden Görüşmesi: İlişkilerde Kompartımanlaştırma Dönemi

 

Doç. Dr. Muharrem EKŞİ

Kırklareli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı

 

14 Haziran 2021 tarihinde Brüksel’de NATO Liderler zirvesinde Amerikan devlet Başkanı Joe Biden ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında gerçekleşmesi kesinleşen ikili görüşme, Türk-Amerikan ilişkilerini tekrar ulusal ve uluslararası medyada tartışmaya açtı. Öncelikle iki lider arasında yüz yüze yapılacak ilk görüşme olması nedeniyle tüm dikkatleri üzerine çekti. Görüşme, son on yıldır gerginleşen Türk-Amerikan ilişkilerinin seyrini etkilemesi bakımından da merak edilmektedir. Ocak 2021 tarihinde iktidara gelen Biden ile Erdoğan arasındaki ilişkinin telefon görüşmeleri ile sınırlı olması nedeniyle, bu yüz yüze görüşmeye medyanın yoğun ilgisi ile birlikte kamuoyunda büyük bir beklenti oluştuğu anlaşılmaktadır. Ancak rasyonel ve gerçekçi bir perspektiften konuşulacak olursak bu görüşmede ne ikili ilişkilerin kopacağı ne de bütün sorunların çözülüp yeni bir sayfa açılacağını beklemenin ütopik olduğunu vurgulamamız gerekir.

Zira Türk-Amerikan ilişkilerindeki sorunlar, konjonktürel olmanın ötesinde yapısal bir niteliği haizdir. Bunu açıklamak için öncelikle ikili ilişkilerde ittifakın kuruluş dinamiğine bakmak gerekmektedir. Türk-Amerikan ittifakı, temelde Sovyetler bağlamında ortak tehdit üzerinden kurulmuştu. Sovyetlerin bir yandan Türkiye’den toprak talepleri öte yandan savaş sonrası Avrupa’dan askerlerini çekmemesi üzerine Türkiye ile ABD, bu ortak tehdit üzerinden müttefiklik ilişkilerini 1947 yılındaki Truman doktriniyle kurmuşlardır. Günümüze kadar Türk-Amerikan ilişkilerinde sorunların hiç eksik olmadığı ancak yapısal düzeyde iki tarafın da birbirini bu denli sorguladığı nadir dönemler olmuştur. Türk-Amerikan ilişkilerinde kırılma noktaları, aynı zamanda ittifakın sorgulandığı dönemler olmuştur. 1964 yılındaki Johnson mektubu olayı, 1974 Kıbrıs barış harekâtı ve sonrasında uygulanan ambargo, 1990’larda kamuoyunda gündeme gelen ABD’nin PKK’ya yardımları ve Kuzey Irak’ta Kürt devleti kurma haberleri, 1 Mart Tezkeresi ve ardından Çuval hadisesi, Suriye krizinde 2016 yılından itibaren ABD’nin alenen PKK terör örgütünün uzantısı PYD/YPG’ye tırlarca silah yardımı, ikili ilişkilerdeki temel kırılma noktaları ve karşılıklı güvenin zedelendiği olaylar olarak tarihe geçmiştir. Son olarak en büyük kırılma noktası ve güven bunalımı ise 15 Temmuz 2016 tarihindeki FETÖ kalkışması sırasında ABD’nin tutumu olmuştur.

 

 

Nitekim NATO zirvesinde gerçekleşecek Biden-Erdoğan görüşmesinde ana gündem konusu olması beklenen Rusya’dan S-400 hava savunma sisteminin alınması kararının bu kalkışma sonrası alınması şaşırtıcı olmamıştır. Zira 2016 yılından itibaren Türk-Amerikan ilişkilerindeki gerilimin temelini aslında Türkiye’nin Batı sisteminin dışına çıkarak Rusya’dan satın alınan S-400 sistemi teşkil etmektedir. ABD ve NATO açısından NATO üyesi bir ülkenin S-400 hava savunma istemini satın alması, Batı güvenlik mimarisinde çatlak olarak değerlendirilmektedir. NATO üyesi Türkiye’nin Batı güvenlik sisteminin bileşeni olarak hem Rusya’ya yakınlaşması hem de S-400 sistemini alması, Türk-Amerikan ilişkilerindeki yapısal sorunların başında gelmektedir. Bunun yanında her iki ülkenin birbirine bakış açısının müttefiklik dışında değişmesi, ilişkilerdeki diğer yapısal sorunu oluşturmaktadır. Zira bir yandan Erdoğan, ABD’ye “senin müttefikin ben miyim yoksa PYD terör örgütü mü” derken öte yandan Biden yönetiminin Türkiye’yi ‘sözde müttefik’ olarak nitelemesi, iki tarafın da birbirine artık müttefik olarak bakmadığına ve derin bir güven bunalımına işaret etmektedir.

 

Biden-Erdoğan görüşmesi öncesi, 27-28 Mayıs tarihlerinde ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Wendy Sherman’ın Türkiye’deki temaslarında ana gündem maddesinin S-400 sistemi olması, ilişkilerdeki en temel yapısal soruna işaret ettiği gibi S-400 anlaşmazlığının ilişkileri zehirleyen sorun olarak da öne çıktığı açıkça anlaşılmaktadır. S-400 sorunu, Türk-Amerikan ilişkilerinde ittifakın kuruluş dinamiğini teşkil eden ortak tehdidin artık söz konusu olmadığını göstermektedir. Zira NATO üyesi olarak Türkiye’nin Rusya’dan S-400 sistemini alması, Batı sistemine güvenmediğini açıkça ortaya koymaktadır. Türkiye’nin ABD ve NATO sistemine güvenmemesinde 15 Temmuz FETÖ kalkışması ve Suriye iç savaşında NATO üyesi ülkelerin Patriot füze sistemlerini ilk önce Türkiye savunması için yerleştirip sonra sormadan kaldırmalarının son derece etkili olduğu söylenebilir.

 

Dolayısıyla Biden-Erdoğan görüşmesinde ikili ilişkilerdeki bütün sorunların ötesinde S-400 sorunu kilit önemi haizdir. Bu anlamda S-400 sorununun nasıl aşılacağı, ilişkilerin seyrini de belirleyecektir. Ancak S-400 sorununun yanında Biden’ın Erdoğan’ı devirmeye yönelik söylemleri de ikili ilişkileri olumsuz etkileyen temel dinamiklerden biridir. İki liderin NATO’nun Brüksel zirvesindeki görüşme öncesi, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Sherman’ın temaslarında ikili ilişkilerin önündeki temel sorun olarak S-400’ü işaret etmesi, ABD açısından ilişkilerdeki en temel yapısal sorun olsa da Türkiye açısından eksiktir. Zira Türkiye açısından ilişkilerdeki temel yapısal sorunlardan biri de Biden yönetiminin Erdoğan’ı devirme söylemleridir. Bu bağlamda Erdoğan-Biden görüşmesinin en hararetli gündem maddelerinin bu iki yapısal sorun olacağı öngörülebilir.

 

Türk-Amerikan ilişkilerindeki bu iki temel yapısal sorunun bir görüşmede çözüleceğini beklemek kadar ilişkilerin kopacağını düşünmek de ütopiktir. Dış politikada sorunlu ilişkilerde uygulanan kompartımanlaştırma yönteminin Türk-Amerikan ilişkilerinde de uygulanabileceği düşünülebilir. İki ülkenin çıkar çatışması yaşadığı alanlar mevcudiyetini korurken işbirliği alanlarında ilişkilerini yürütmelerini sağlayan kompartımanlaştırma yöntemi, Türk-Amerikan ilişkilerinin yeni çerçevesi olabilir. Böylece iki ülke arasındaki sorunların çözülemediği alanlar, bir yandan sorunları çözmekten daha ziyade yönetilmesi ve işbirliği alanlarına engel olmaması sağlanırken öte yandan işbirliği alanlarında birlikte hareket etme imkanı sağlanabilir. Obama döneminden itibaren kriz ilişkileri niteliğini haiz Türk-Amerikan ilişkileri, ancak bu şekilde yeni bir çerçeveye oturtulabilir. Bu da artık ilişkilerde dostluk dönemi nitelemesi yerine ortak çıkarlara dayalı işbirliği nitelemesini getirecek ve Soğuk Savaş döneminden itibaren taraflar arasında ilişkileri tanımlayan ‘stratejik ortak’ tanımlamalarının dönemini sonlandıracaktır. Nitekim son on yıldır Türk-Amerikan ilişkileri, stratejik ortak olarak tanımlanmamakta hatta tanımlayacak herhangi bir kavram gündeme gelmemiştir.

 

Sonuç olarak Erdoğan-Biden görüşmesinde iki ülke arasında kompartımanlaştırılmış ilişkiler çerçevesi oluşturulabilir. Her iki tarafın da ilişkileri kendi çıkarları çerçevesinde yeniden şekillendirme arayışında olduğundan hareketle ortak çözümün kompartımanlaştırma yöntemi olduğu ileri sürülebilir. Erdoğan yönetiminin ‘ABD ile yapıcı diyalog kurmak istiyoruz’, ‘Türk-Amerikan ilişkilerini kurtarmak istiyoruz’, ‘ABD ile yeni dönem açmak istiyoruz’, ‘görüşme yeni dönemin habercisi’ gibi mesajları bu minvalde değerlendirmek mümkündür. Ayrıca ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Sherman’ın Türkiye temaslarını liderler görüşmesinin ön hazırlığı olarak değerlendirdiğimizde Biden yönetiminin de Türkiye ile ilişkileri yeniden yapılandırma arayışında olduğu anlaşılmaktadır. Bu bağlamda Biden-Erdoğan görüşmesinde çatışan çıkarlar, görüş ayrılıkları ve yapısal sorunlara rağmen işbirliği alanlarında ortak hareket etmeyi sağlayabilecek kompartımanlaştırılmış ilişkiler çerçevesi her iki tarafın kabul edeceği yeni çerçeve olabilir. Aksi halde Türkiye, ABD’nin özellikle Ortadoğu politikalarında oyun bozucu olmaya devam edecektir. Türkiyesiz de ABD’nin hem NATO’yu Rusya ve Çin’e karşı güçlendirme hem de Ortadoğu, Rusya ve Çin’e yönelik politikalarını sorunsuz uygulamada eksik kalacağı kuvvetle muhtemeldir.

Recent Developments in Turkish – US Relations by Prof. Dr. Hüseyin Bağcı

FPI Prsident Prof. Dr. Hüseyin Bağcı talked about Turkey – US relations with Ceyda Karan. The link to that meeting is as follows;

https://tr.sputniknews.com/amp/ceyda_karan_eksen/202106031044665687-turk-amerikan-iliskilerinde-bir-nikah-tazeleme-soz-konusu-ama-nato-zirvesi-fazla-abartilmamali/?__twitter_impression=true

 

‘Türk-Amerikan ilişkilerinde bir nikah tazeleme söz konusu ama NATO zirvesi fazla abartılmamalı’

Prof. Bağcı, Biden-Erdoğan zirvesinde ABD ile ilişkilerde ‘nikah tazelemesi’ bekliyor. Karadeniz ve Orta Asya jeopolitiğine atıf yapan Bağcı’ya göre Biden Türkiye’ye karşı ABD stratejik aklının gereğini yapacak. Türkiye’nin bölgede ekonomik çıkarlarını öne alması gerektiğini belirten Bağcı’ya göre ‘ümmet bir şeyler bekliyor’ tavrının karşılığı yok.

Türk dış politikası, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Joe Biden‘ın NATO zirvesi vesilesiyle 14 Haziran’daki görüşmesine odaklandı. Türk-Amerikan ilişkilerinin bagajı yüklü. Türkiye’nin Rusya’dan aldığı füze savunma sistemlerinden Suriye ve Doğu Akdeniz’e uzanan pek çok gündem bulunuyor. Erdoğan, Biden’la 20 Ocak’ta yemin ederek göreve başladıktan aylar sonra 23 Nisan’da görüşmüşken, NATO zirvesi vesilesiyle yapılacak görüşme öncesinde ABD’den Ankara’ya diplomasi trafiği de hızlandı. ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Wendy Sherman ile BM Daimi Temsilcisi Linda Thomas-Greenfield Türkiye’yi ziyaret etti.

Görüşme öncesi durumu ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi ve Dış Politika Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Hüseyin Bağcı ile konuştuk.

rof. Hüseyin Bağcı’ya göre, 14 Haziran’da yapılacak görüşmede bir dönüm noktası yaşanmayacak ancak ‘nikah tazelenecek’.  ABD’nin Türkiye’yi dış politikadan soyutlamama çabasında olduğunu belirten Bağcı, iki ülkenin de birbirlerine yaklaşımının önceki dönemden farklı olacağı görüşünde. Ukrayna ve Karadeniz politikalarının önemine atıfta bulunan Bağcı, diğer yandan Orta Asya’ya yönelik perspektife atıfta bulundu. Bağcı’ya göre, Biden da Amerikan stratejik aklının üst stratejisinin gereklerini yerine getirerek çıkar tanımlamalarına gidecek:

  • “Türk-Amerikan ilişkilerinde bir nikah tazeleme söz konusu. Uzun zaman ayrı kalındı, farklı düşünceler var. Yeniden nikah tazeleyip Türkiye’den gönderilen ‘yengeler, halalar’ ön hazırlığı yaptılar. Türklere burada karşı tarafa ‘amcaları ve dayıları’ gönderdi. 14 Haziran’da Türkiye ile ABD arasında çok büyük bir dönüm noktası olmayacak. Ama bu nikah tazeleme kavramını özellikle vurgulamak istiyorum. Çünkü Biden yönetimiyle Cumhurbaşkanı’nın birbirlerine yaklaşımları, iki ülke arasındaki sorunlara yaklaşım biçimleri çok daha farklı olacak geçmiş dönemlerden. Çünkü gerçekten iki tarafın da farklı yorumladığı alanlar var.
  • S-400 ve özellikle Kuzey Suriye’deki gelişmeler, PKK ve YPG arasındaki bağlantı Türkiye’yi çok rahatsız ediyor, FETÖ olayı çok rahatsız ediyor. Bunlar iki taraf arasındaki sorunlar. Ama diğer taraftan da Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgesel ve küresel politikalarda Türkiye’yi dışlamama çabası içerisinde. Türkiye’yi devre dışı bırakacak bir Amerikan stratejisinin başarısız olacağı malum, Ukrayna ve Karadeniz açısından. Özellikle Orta Asya’da son dönemlerde güç kazanmaya başlayan Türk Keneşi (Türkik Konseyi) açısından. Avrasya’dan Afganistan’dan hem Amerikan hem NATO askerlerinin çekilmesiyle birlikte bir stratejik güç boşluğu ortaya çıkacak. Amerika’nın Irak çekilmesi söz konusu olmayacak. Arkada bazılarını bırakacaklar. Ama Türkiye’nin Pakistan ve Afganistan ile üçlü bir mekanizması var. 6+1 olarak tanımladığımız Orta Asya ülkeleriyle Afganistan arasında bir görüşme trafiği var, bir müzakere süreci geçiyor. Türkiye de son dönemlerde Orta Asya’ya daha fazla önem vermeye başladı.
  • Çünkü hem Akdeniz’de hem Ortadoğu’da Türkiye’nin ‘değerli yalnızlığı’ belli noktalarda devam ediyor gibi. O nedenle ABD küresel politikalarda eğer Çin’i de kontrol altına alarak engellemek istiyorsa o zaman Türkiye’yi bir şekilde küresel politikalarında bir yere monte etmesi gerekir. Çin’e yönelik politikalarda Türkiyesiz bir çivinin çakılması söz konusu değil. O nedenle Biden da Amerikan stratejik aklının üst stratejisinin gereklerini yerine getirecek. Türkiye ile hem NATO içerisinde ittifak üyesi hem de ikili anlamda bölgesel sorunlarda işbirliği olanaklarını yeniden tanımlamak, çıkar tanımlamalarına gitmek zorunda kalacak.”

‘Türkiye’nin de ABD’ye ihtiyacı var’

Türkiye’nin S-400’ler konusunda ABD’ye öneri paketiyle gittiği, bu sistemler konuşlandırılacağı yerler ve kullanım biçimleriyle ilgili tartışmaların sürdüğünü söyleyen Bağcı, diğer yandan Halkbank davasının devam ettiği ve ilişkiler açısından Sedat Peker vakasının da işin içine girdiğini belirtti. Ankara’nın AB ile ilişkileri olumsu seyrederken, Ukrayna üzerinden Rusya ile gerilimler yaşandığını anımsatan Prof. Bağcı, Ankara’nın ABD’ye olan ihtiyacına dikkat çekti:

  • “Türkiye açısından S-400 çok büyük bir sorun. Türkiye bizim yaptığım görüşmelerde, aldığımız duyumlarda Türkiye bir öneri paketiyle gitti. S-400’leri ya açmayalım ya Katar’a verelim ya da orada kalsın. Çünkü orada askeri üssümüz var. Yani herhangi bir şekilde S-400’leri kullanmayalım mantığı. Ama satmak söz konusu değil. Çünkü Rusya, bu teknolojinin başka bir üçüncü ülkeye satılmasına karşı. Orası veya İncirlik üssü. Türkiye’de oraya koyabilirler, Amerika’nın kontrolünde olur. Bunlar tartışmalar. Böyle olacak diye bir şey yok. Ama son günlerde Türkiye’nin verdiği konuşmaya açık olan konular vardır, bunlar önümüzdeki süreçte tartışılacak olan konular. Amerika açısından Halkbank olayı devam ediyor.
  • Son dönemlerde Sedat Peker olayı da sistemin içine girdi. Doğrudur, yanlıştır o ayrı dava. Ama gündemde var. Türkiye şu açıdan da güçlü gidiyor. Avrupa Birliği ile Türkiye ilişkilerini devam ettiriyor. Olumlu bir ajanda olduğu son AB zirvesinden de ortaya çıktı. Rusya ile Ukrayna arasında Türkiye, Ukrayna’ya daha fazla meyleder gibi oldu. Bu sefer Rusya ile gerginliğe gidebilecek bir durum ortaya çıktı, Kırım olayı başta olmak üzere. Bu nedenle Türkiye’nin de ABD’ye ihtiyacı var. Tek başına Rusya ile Türkiye hareket etmiyor, etmek istemiyor, etmez de. Bu dahil hiçbir hükümetin yapmayacağı bir şey. Yeni alanlar kazanmakla, kazanılmış alanları kaybetmemek politikaları birbirinden farklı şeylerdir.

‘NATO zirvesi, Türk-Amerikan ilişkileri açısından bakıldığında çok fazla abartılmamalı ama çok da küçümsenmemeli’

  • Prof. Bağcı NATO zirvesi vesilesiyle yapılacak görüşmede karılıklı geri adımlar atılmamasının ise gerginliğe yol açacağı görüşünde. Bağcı bunun en başta Türkiye’ye ekonomik kriz olarak yansıyacağını söyledi. Görüşmenin fazla abartılmaması ancak küçümsenmemesinin de gerektiğini dile getiren Bağcı, her iki tarafın da birbirine ihtiyaçlarının giderek arttığı değerlendirmesinde bulundu:
  • “NATO Zirvesi, Türk-Amerikan ilişkileri açısından bakıldığında çok fazla abartılmamalı ama çok da küçümsenmemeli. Çünkü gerçekten orada iki tarafın pozisyonlarından geri adım atmaları bekleniyor. Geri adım atmayacaklarsa, bu gerginliğe doğru gidecek. Bu Türkiye’ye ekonomik kriz olarak da yansıyabilir. Konuşmanın yarım saatte biteceğini düşünmüyorum. Uzun süreceğini düşünüyorum. Az konuşmak için çay içilir, çok konuşmak için kahve içilir.
  • Yerine göre bu kahve içmek gibi olacak, uzun sürecek gibi geliyor. Yarım saatte bitecek bir şey söz konusu değil. Eğer ABD, Türkiye’den istediği bazı şeyleri almıyorsa veya Türkiye’nin bazı beklentilerini yerine getirmiyorsa da ben olumlu bir görüşme olacağı düşüncesindeyim. Çünkü her iki tarafın da birbirine olan ihtiyacı şu anda en üst seviyeye gelmiş durumda. İkisi de inatçı keçiler gibi köprüde önce ben geçeyim diye bir politika takip etmeyecekler. Ya eşit şekilde geri adım atacaklar ve pozisyonlarını koruyacaklar. Zaten çatışma olursa ilk şey Türkiye’de ekonomik kriz olur. Görüşmeden olumsuz çıktığı andan itibaren Türkiye’de ekonomik kriz devam edecek.”

‘Suriye için Türkiye yeni baştan takkeyi önüne koyup düşünmek zorunda’

Prof. Bağcı’ya göre ABD ile ‘nikah tazelemenin’ Suriye ayağının bulunması kaçınılmaz. ABD’nin SDG’ye yardımlarına yeni bütçede de yer verdiğini anımsatan Bağcı, Suriye’nin kuzeyi konusundaki anlaşmazlık noktalarının öteleneceğine dair görüşleri aktardı. Diğer yandan İdlib sorunun devam ettiğini ve göç meselesinin Türkiye içinde ağırlaştığını anımsatan Bağcı, Şam ile uzlaşma halinde Suriye’nin kuzeyindeki demografik dengenin sağlanması olasılığına atıfta bulundu. Bağcı’ya göre Suriye, Türk dış politikası için karmaşık bir denklem yaratıyor:

  • “Nikah tazelemenin Suriye ayağı olmak durumunda kalacak gibi gözüküyor. Türkiye’nin operasyonları ulusal çıkarları açısından gerekliydi, 51. maddeye göre. Türkiye’nin askeri operasyonları başarılı, bunu kabul etmek lazım. Sorun, Barış Pınarı Operasyonu’nda 120. kilometrede Türkiye kalmak zorunda kaldı. Oysa bir alanı kontrol etmek istiyordu. Orada Amerika devreye girdi. Amerikalılar ve Ruslar için PYD veya SDG, DAEŞ ile mücadelede Amerika’ya yancı olan yerel güçler olarak tanımlanıyor. Amerika 517 milyon dolarlık bir askeri ve ekonomi paketini zaten bütçeye koydu. Türkiye’nin itirazlarına rağmen bu yapılacak. İbrahim Kalın bazı anlaşmazlık noktaları ötelenecek diye bir kavram kullanmıştı.
  • Farklı görüşler devam edecek Suriye konusunda. Ta ki Türkiye Beşar Esad yönetimiyle konuşmaya başlayıp İdlib başta olmak üzere bir şekilde çözüme ulaşmak ve Türkiye’deki Suriyelileri özellikle gençleri geriye gönderme politikasını yapıncaya kadar. Türkiye için büyük bir demografik sorun, bir iç politika sorunu haline geldi. Beşar Esad yönetimiyle konuşup özellikle Arap kökenli Suriyelilerin gönderilip YPG’ye karşı bir bölgesel demokrasi denge sağlaması gerekiyor. Zaten Suriye tarafından da gelin anlaşalım mesajları geldi. Türkiye bunu nasıl okuyacak, bu önemli. İdlib, bütün radikal grupların olduğu yer. Hem Rusya için hem Suriye için buranın temizlenmesi gerekiyor. Türkiye de elinde süpürge temizlemeye çalışıyor. Ama kolay değil. Edirne süpürgeleri vardır, aynalı; bir yandan süpürür, diğer yandan da bakar arkadan biri kontrol ediyor mu diye. Türkiye arkada Suriye ve Rusya’nın yanı sıra ABD’de de bakıyor mu bakmıyor mu diye bir yanda orayı süpürecek diğer yandan tedbiri elden bırakmayacak. Çünkü Türkiye, Suriye sınırına duvar ördü. Çin Seddi’nden sonra en uzun duvarlardan biri Türkiye’nin yaptığı duvar. Burada Türkiye de yeni baştan takkeyi önüne koyup düşünmek zorunda.”

‘Mısır ve Suriye ile ilişkileri rayına oturtmak Türkiye’yi rahatlatır’

Prof. Bağcı, dış politikada Doğu Akdeniz’de oluşan dengeler ortadayken, özellikle Mısır konusunda el Sisi karşıtlığında ısrar etmenin mantığı kalmamış durumda. Bağcı, özellikle Mısır ve Suriye ile ilişkilerin rayına oturtulmasının Türkiye’yi ekonomik açıdan rahatlatacağını savundu:

  • “Doğu Akdeniz özelinde zaten Mısır ile yakınlaşma var. Türkiye’nin bu politikasında bu kadar ısrar etmesinin hiçbir mantığı kalmadı artık. Angela Merkel’den tutun Macron’a Amerikan başkanından dünyanın diğer liderlerine kadar hepsi Sisi ile görüşüyor. Türkiye’nin görüşmediği her gün Türkiye’nin ekonomisi aleyhine gelişiyor. Özellikle Suriye ve Mısır örneğinde ilişkilerin rayına oturtulması Türkiye’ye ekonomik açıdan büyük bir rahatlama sağlayacak. Amerikalılar Irak’ta da çok etkinler. Türkiye, Suriye ve Irak ile operasyonları götürmeye çalışıyor. Bu konuda Cumhurbaşkanı’nın TRT’de yaptığı açıklamaları referans olarak göstereceksek zaten PYD/PKK arasındaki bağlantıyı Türk tarafı karşı tarafa anlattı. Onlar da bunu biliyorlar. Ama Türkiye’nin PKK ile mücadelesi içeride ve sınır boylarında devam edecek diye düşünüyorum.”

‘Ümmet bizden bir şeyler bekliyor’ açıklaması gündelik uygulanan politikaya uymuyor’

Prof. Bağcı, Türk dış politikasının Gazze’deki çatışmalarda Filistinli Arapların yanında yer almasına karşılık bunun İsrail ile ekonomik ilişkilerini etkilemediğini anımsattı. Arapların da İsrail İbrahim/Abraham anlaşmalarıyla normalleşme girişimlerine atıf yapan Bağcı, Filistin meselesinin çözümünün Türkiye’nin işi olmadığını dile getirdi. Türkiye’de ‘ümmet bizden bir şeyler bekliyor’ yaklaşımını doğru bulmayan Bağcı, bunun gerçek hayatta karşılığı olmadığını belirterek Ankara’nın Filistinlilere karşı insani olarak elinden geleni yapması gerektiğini söyledi:

  • “Türkiye’nin şunu hesaplaması lazım. Türkiye’nin Suriye’ye yönelik bütün operasyonları Arap Birliği ülkeleri tarafından kınandı. İsrail, İbrahim Anlaşmalarını imzaladı. Tarihsel olarak 1949’dan bu yana Türkiye, İsrail’i tanıyor. Siyasal anlamda gerginlikler olsa bile ekonomik anlamda şu anda İstanbul-Tel Aviv uçuşları tam kapasite devam ediyor. Ekonomik ilişkiler açısından bir sorun yok. Gazze olayı ilkesel anlamda Cumhurbaşkanı’nın deyişiyle karşı durmak önemli. Ama Gazze’nin çözümlenmesi Türkiye’nin işi değil. Bu 5+1 görüşmelerinde yapılan bir şey. Burada en karlı çıkan İran oldu gibi gözüküyor. Netanyahu kendi iç politikasında Türkiye’yi de kullanarak başbakanlığı devam ettirmek istiyor. İsrail, ABD ile sonuna kadar birlikte olacak. Hem ABD hem AB, İsrail’in kendini savunma hakkı olduğunu ve yanında olduklarını ifade ettiler.
  • Burada yine Türkiye ile ABD arasında büyük bir ayrışma var. Arap ülkelerinin Türkiye’yi Ortadoğu’da görmek istemediğini biliyoruz. Hele hele Gazze’de hiç görmek istemediğini biliyoruz. Türkiye’de Dışişleri Bakanı’nın ‘Ümmet bizden bir şeyler bekliyor’ açıklaması gündelik uygulanan politikaya uymuyor. Çünkü ümmet diye bir kavram yok. İslam Konferansı örgütü var, 57 ülke. Eğer ümmet olarak o tanımlanıyorsa o zaman bütün 57 ülkenin Gazze konusunda aynı fikirde olması lazım. Olmadığını görüyoruz. Demek ki ümmet arasında da bir bozukluk var. İşin sonunda İsrail, burada müzakereleri devam ettirecek gibi gözüküyor. Mümkün olduğunda Gazze ve o coğrafyayı kendi kontrolü altına almak isteyecek, Amerika’nın desteği de devam edecek gibi gözüküyor. Türkiye’nin askeri anlamda pek fazla yapabileceği bir şey yok.
  • Ama ahlaki olarak Gazze olayında orantısız güç kullanımını gündemde tutmaya devam edecek. İsrail’in orantısız güç kullanımı hem uluslararası hukuka aykırı hem de bölgeye yönelik politikalarında sertleşme anlamına gelir. Özellikle Hamas’ın İsrail ile olan çatışmasının hemen biteceğini söylemek mümkün değil. Bu bir ateşkes olarak da görülebilir. Son büyük çatışma 2014’te olmuştu, 7 yıl sonra gerçekleşti. Bir beş yıl sonra benzer bir şey olabilir. Bu o coğrafya da çok olağan bir şey. İsrail de orantısız güç kullanmaya en azından benim gördüğüm kadarıyla devam edecek gibi gözüküyor. Bu haklı olduğu anlamına gelmez. Sadece reel politika açısından İsrail’in böyle bir politikasının devam edeceğini düşünüyorum.”

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Yunanistan Ziyaretinin Getirdikleri

A comment by FPI Expert Prof. Serdar Erdurmaz on Outcomes of Mevlüt Çavuşoğlu’s visit to Greece

 

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Yunanistan Ziyaretinin Getirdikleri

Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu’nun Mayıs ayının son günlerine rast gelen ziyaretinin aslında bir nevi ilişkileri tazeleme veya nezaket ziyaretinden öteye geçmediğini söyleyebiliriz. Görüşmelerde her iki tarafta gerginliği arttırıcı yaklaşımlardan kaçınmaya özen göstermişlerdir. Görüşmeler sırasında basına açık olarak birbirlerine sarılmaları, övgü dolu sözler sarf etmeleri ve hatta Yunan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias’ın Anadolu Efes’in EuroLeague şampiyonluğunu tebrik etmesi aradaki buzların eritilmesi çabalarına örnek teşkil etmektedir.

Ankara ile Atina arasındaki sorunların çözümünün yalnız ve sadece iki tarafın müzakeresi ve mutabakatı ile çözülebileceği gerçeği her iki devlet tarafından da gayet iyi bilinmektedir. Her iki ülke de bu gerçeğin idrakinde olarak, üçüncü taraflara-Avrupa Birliği, ABD, NATO, BM gibi-uzlaşmadan kaçan tarafın kendisinin olmadığı mesajını verme zorunluluğu hissetmektedir. Bu görüşmelerin özünde bu önemli hususun yattığı değerlendirilmektedir.

Masadan kaçan durumunda olmayacaksın. Aksi takdirde üçüncü tarafların desteğini kaybedersin. Zaten bıkkınlık derecesinde çözümsüz durumda süregelen Kıbrıs ve Ege Denizi sorunlarına bir de Doğu Akdeniz ve ilave olarak, Münhasır Ekonomik Bölge sorunu gibi sorunlar eklenince durum içinden çıkılmaz hale gelmiştir.

Sorunların bir an önce birbirinden bağımsız bir şekilde ele alınarak çözülmesi her iki ülke halkının önümüzdeki yüzyıllarda barış içinde yaşamasına katkıda bulunacaktır. Aksi takdirde, taraflar arasındaki gerginliğin soruna komşu olan tarafları etkiliyeceğine hiç kuşku yoktur. Diğer bir değişle bölgesel anlamda çatışmalar en iyi ihtimalle Avrupa Birliği, NATO ve ABD’i etkileyecek, Rusya ve hatta Çin’in devreye girmesine yol açarak içinden çıkılmaz bir duruma gelmesine neden olabilecektir. Bu konuda önümüzde iki önemli örnek vardır. Biri Suriye sorunu, diğeri ise Libya’da karşılaşılan dış güçlerin müdahalesinden kaçınılamadığı karmaşa durumudur.

Bu bakımdan, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun ziyareti ile aksiyon kazanan müzakere serisi, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Yunanistan Başbakanı Mitçotakis ile Brüksel’de yapacakları bir giriş görüşmesiyle ivme kazanacak ve sonrasında karşılıklı argümanların tartışılacağı teknik zemine oturtularak devam ettirilmeye çalışılacaktır.

Teknik görüşmelerde kazan-kazan yaklaşımı oldukça önemli bir yaklaşım olacaktır. Zero-sum denilen “ben kazanayım, sen kaybet” yaklaşımı tarafların uzlaşmasının önündeki en büyük engeldir. Bu bakımdan Atina’nın Ankara’nın tezlerine karşı uzlaşmacı yaklaşımının , orta yolun bulunarak sorunların kilitlenmeden çözülmesinde hayati rol oynayacağı değerlendirilmektedir.

Temenni olarak, her iki ülke üst düzey yöneticilerinin bir araya gelerek iyi niyetle sorunları ortaya koyarak tartışmaları ve çözüm arayışları, media yoluyla birbirlerini tehdit ederek, gerginlik yaratmalarından bin defa daha iyidir diyerek konuyu noktalayalım.

Ankara-Kahire’nin İlişkileri Düzeltmesi Çabaları ve Getirisi

FPI Expert Prof. Dr. Serdar Erdurmaz comments on developing relations between Ankara and Cairo.

Ankara-Kahire’nin İlişkileri Düzeltmesi Çabaları ve Getirisi

Medya’da Dışişleri Bakan yardımcısı Büyükelçi Sedat Önal’ın başkanlık ettiği heyetin Mısır’I ziyaret ettiği ilan edilmiştir. Heyet 8 yıl sonra Mayıs ayının ilk haftasında ikili işbirliği için Kahire’de müzakere masasına oturmuştur. Görüşmelerin ilk merhalesinde “karşılıklı güven arttırıcı adımlar” için üst düzeyde çalışmalara başlayacak bir yol haritası belirleyeceklerdir.

Mısır ile Libya ve Doğu Akdeniz’deki sorunlar nedeniyle farklı taraflarda yer alan iki ülke ortak zeminde buluşma için çaba sarf etme gereği duymaktadır. Bu konuda Ankara tarafında bir adım daha öteye gitmek  ve iyiniyet göstergesi olması açısından TBMM’de Türkiye ile Mısır arasında dosluk grubu oluşturulmasına ilişkin tezkere kabul edilmiş ve parlementolar arası yakınlaşmanında yolu açılmıştır.

Ancak yapılan girişimden bir hafta sonrasında İsrail’in Filistin uzantısı Gazze’ye yaptığı, kadın ve çocukları hedef alan hedef gözetmeyen saldırısı bu görüşmelere gölge düşürmüştür.

Bilindiği gibi Mısır Libya’da Tobruk merkezli Libya Milli Ordusu (LMO) lideri Halife Haftar’I desteklemektedir. Bunun nedeni Mısır’da Müslüman Kardeşlere ve İslamı ön alan örgütlere ve bunların Libya hükümetindeki yapılanmalarına koydukları tepkiden kaynaklanmaktadır. Ankara ise Birleşmiş Milletler tarafından meşru olarak Kabul edilen Milli Mukatabat Hükümeti (MMH) ile 2019 sonunda iki farklı anlaşma yapmıştır. Birincisi, her iki ülke arasında Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) sınırlarının belirlenmesine ait anlaşma ki-bu anlaşma BM’e bildirilerek kayıt altına alınmıştır. Diğeri ise askeri ve savunma sanayii ile ilgili ilişkilerin arttırılması ve yardımlaşma anlaşmasıdır.

Birinci anlaşma ile Yunanistan, Kıbrıs Rum Yönetimi, Mısır ve İsrail’in müşterek olarak yaptıkları anlaşma ile kendi çıkarları doğrultusunda belirledikleri Münhasır Ekonomik Bölge sınırlarının geçersiz kılınması sağlanmıştır. Bunun dışında Türkiye’nin Mısır ile olan MEB sınırları Mısır’ın lehine belirlemesi Kahire’nin bu konuya daha ılımlı yaklaşmasına neden olmuştur. İkinci anlaşma ile Ankara Libya’ya SİHA ve gerekli askeri danışman ve silah, teçhizat göndererek Libya’da ki ikinci iç savaşın seyrinin değişmesine katkıda bulunmuştur. Trablus’a 9 km kadar bir mesafeye yaklaşan LMO çekilmek zorunda kalmıştır.

Dışişleri Mevlut Çavuşoğlu 12 Mart 2021’de Mısır’la  diplomatik temesların başladığını resmen ifade etmiştir. Mısırlı yetkililer ise, Ankara ile ilişkilerin iyileştirilmesi için egemenlik ilkesine ve Arap ulusal güvenliğine saygı gösterimesi gerektiğini belirtmiştir.

Bu cümlede iki önemli konu gündeme gelmiştir. Birincisi, Mısır’ın egemenlik hakkıdır. Bilindiği gibi 2013’te Mısır’da demokratik rejim askeri darbe ile şimdiki başkan olan  Abdülfettah el Sisi yönetimine geçmiştir. Ankara’nın askeri darbeye oldukça sert tepki göstermesi iki ülke arasındaki ilişkilerin kesilmesine neden olmuştur. Yukarıda bahsedilen egemenlik kavramı darbe ile yönetime gelen mevcut yönetimin meşruluğunun kabul edilmesi zorunluluğundan bahsetmektedir. Diğer taraftan, Arap ulusal güvenliği kavramı ile Mısır’ın lider olduğunu kabul ettiği Arap Birliği kavramını gündeme getirmektedir. Türkiye Arap Ligine üye değildir. Çünkü Arap değildir. Bu bakımdan Arap ülkeleri kendileriyle ilgili problemlere Ankara’nın karışmasını istememektedir.

Zaten bu konudaki gerçeklikte son İsrail Filistin çatışmasının sonunda kendisini açık bir şekilde göstermiştir. Ankara’nın İsrail’e karşı söylemleri Arap dünyasında yankı bulmazken Mısır’ın arabuluculuğu ile iki taraf arasında ateşkes sağlanmıştır. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır İsrail ile Ağustos 2020’de ABD önceki Başkanı Trump aracılığıyla ilişkileri tamamen normalleştirmek için anlaşmaya vardıklarını duyurmuşlardı. Kutsal Kitap Kuran’ı Kerim’de Yahudilerle ilişşkiye karşı ayetler belirtilmesine rağmen, İslamın doğduğu yerlerin sahibi ve koruyucusu olduğunu iddia eden bu iki ülkenin ulus-devleti kavramı kapsamında ulusal çıkarları doğrultusunda hareket etmeleri ve dinin hükümlerini  bir taraf bırakmaları bütün İslam ülkeleri için bir ders, bir örnek niteliğindedir.

Ankara’nın Orta Doğu ülkeleriyle ilişkilerinin durumuna baktığımızda; 2010, Mavi Marmara hadisesi ile İsrail ile ipler atılmış ve ilişkiler kesilmiş vaziyettedir. İsrail’in Yunanistan, Mısır ve Kıbrıs Rum Yönetimi ile olan doğal gaz anlaşması ulusal çıkarlarımıza ciddi zarar vermektedir. Bu nedenle, İsrail ile siyasi ilişkileri düzeltme girişimleri başlatılmışken[1] son Filistin hadiselerindeki tavrından dolayı Ankara İsrail’i yine gözden çıkartmıştır.

Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile ilişkiler arzu edildiği şekilde değildir. Özellikle BAE Türkiye’yi tehdit statüsüne dahi yükselmiştir. Cemal Kaşıkcı cinayeti nedeniyle Suudi Arabistan ile gerginleşen ilişkilerde yeni bir sayfa açma çabası sürdürülmektedir.

Mısır ile olan ilişkilerin seyrini yukarıda izah etmeye çalıştım.

Türkiye için ulusal çıkarlar açısından en önemli konu halen Doğu Akdeniz sorunu, deniz alaka ve menfaatlerimizin korunmasıdır. Özellikle, 2003 tarihinden beri gündeme gelen doğal gaz rezervleri konuyu daha da hassas hale getirmiştir. Burada en önemli konu, birinci olarak Ankara’nın Doğu Akdeniz Konsorsiyumunun dışında bırakılmaması, diğeri ise MEB’nin hakkaniyet ve egemenlik ilkesine göre belirlenmesidir. Bu bakımdan Türkiye’nin kesinlikle yukarıda bahsedilen ülkelerle Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi’ne karşı inisiyatifi ele geçirmesi için ilişkilerini düzelmesi gerekmektedir.

Bunu sağlamak için, Ankara’nın populist iç politika yaklaşımlarından uzaklaşarak, ümmet kavramından ziyade ulusal çıkarları önceliyen bir strateji ile Filistin sorunu dahil Arap ülkelerinin sorunlarına ilk müdahil olan ülke olmaktan ve doğrudan İsraili karşısında almaktan vezgeçmesi uygun bir yaklaşım tarzı olabilir. Bu suretle ABD ile olan ilişkilerde eski rayına oturabilir. Bununla birlikte Mısır ile ilişkilerin düzeltilmesi ve MEB’nin sınırlarının ortaklaşa teyid edilmesi son derece önemli bir başarı olacaktır. Suudi Arabistan ile düzelme BAE’yede örnek olacaktır. Özellikle İsrail ve Mısır ile ilişkilerin normal düzeye çekilmesi Doğu Akdeniz’de çıkan doğal gazın Avrupa’ya Türk toprakları üzerinden gönderilmesi projesini gündeme getireceğinden her iki taraf içinde son derece önemli olarak görülmektedir.

Bu bakımdan önce Mısır ile, sonrasın da da İsrail ile ilişkilerin rayına oturtulması “değerli yanlızlık” dediğimiz yanlızlıktan çıkarlarımız uğruna ödün vererek yeni bir dönem açılmasına katkıda bulunacaktır.

 

Prof Dr. Ali Serdar Erdurmaz

 

[1] Netanyahu: Türkiye ile görüşüyoruz, https://www.dw.com/tr/netanyahu-t%C3%BCrkiye-ile-g%C3%B6r%C3%BC%C5%9F%C3%BCyoruz/a-56840430

FPI CERTIFICATE / EDUCATION / WEEKEND WEBINARS

Foreign Policy Institue is organizing continuous certificate programs for students and academics. FPI has also educational webinars and weekend webinars for the interested parties. The subjects of these webinars are carefully selected from the recent agenda of Turkey and the world. Here are the webinars we have organized since the beginning of 2021.

21 June – 18 July 2021  6. Certificate Program

staj61 staj62

12-13 June 2021 Espionage from Past to the Future

istihbarat 3 istihbarat1 istihbarat2

 30 May 2021  Kurds in Middle East Through History

kürtler

28 May 2021 Discussion on Turkey’s Changing Geopolitics Dynamics

dinamikler

17 May – 20 June 2021 5. Certificate Program

sertifika51 sertifika52

 

8-9 May 2021 Foreign Policy on National and International Media

medya1 medya2 medya3

17-18 April 2021 Turkey, Nato and Transatlantic Relations

transat1

16 April 2021  Turkey – Russia; A new Bermuda Triangel?

türkrus

12 April – 31 May 2021 4. Certificate Program

staj41

3-4 April 2021 Espionage and Terrorism Studies

istihbarat11 istihbarat12

9 March 2021 An Italian View to Turkish History from the Ottomans till today

osmanlı

 

8 March 2021 Women’s Day

kadınlar

8 March – 11 April 2021 3. Certificate Program

staj31

24 February 2021 Turkey – Asia New Commitment

asya

 

4 February 2021 Diplomacy and Foreign Policy Talks

diplomasi

22 January 2021 Diplomacy and Foreign Policy Talks

diplomasi2

14 January 2021  Global Talks

globaltalks

2 February – 9 March 2021 2. Certificate Program

staj21 staj22 staj23

29 December 2020 Turkey’s Role and Position in Global Development

küresel

18 December 2020 German Foreign Policy: Challenges, Expectations and Solutions

german

16 December 2020 An Overview from Independence to Today

kazak

FPI WEBINARS IN COOPERATION WITH VARIOUS ESTABLISHMENTS

As the pandemic prevented most of the face to face meetings, Foreign policy Institute decided to put more weight to online Webinars. Find below the webinars which Foreign Policy Insitute realized by its co-partners.

 

23-25 March 2021 Webinar Organized with Konrad-Adenauer-Stiftung

kas31 kas32 kas33

10 March 2021 Webinar Organized with Center for Strategic Analysis

ankaraviyana

17 February 2021 Webinar Organized with KAS Regional Program Political Dialogue South MED

kas11 kas12

 

12 January 2021 Webinar Organized by Turkish-American Assciation

turkamerikan

10-12 December 2020 Webinar Organized with Czech Embassy

cek1 cek2

8-9 December 2020 Webinar Organized with Konrad-Adenauer-Stiftung

kas1 kas2 kas3 kas4

 

7-12-2020 Webinar Organized with Israel Embassy

israil webinar 2020

THE WORLD ORDER: QUO VADIS? by Prof. Dr. Hüseyin Bağcı

OPINION

 

THE WORLD ORDER: QUO VADIS?[1]

 

Prof. Dr. Hüseyin Bağcı, 15 May 2021

President of the Foreign Policy Institute, Ankara

 

Almost all International Relations (IR) scholars agree that the current liberal international order is changing and gradually evolving into a new order. Yet no one is sure about the final shape, structure, norms, and principles of this new order, which is considered to be in the making for quite some time.

I tend to see the international order like a living organism. It changes over the time, evolves and takes different shapes and forms. All these depend on the preferences and world view of the hegemonic power.

In the course of the world history, the international orders have usually been maintained by a hegemon and in the past two centuries, for instance, these have been the United Kingdom (UK) and the United States (US), respectively.

The steady rise of China throughout the last quarter of the 20th century and the first quarter of the 21st century as an assertive new great power by benefiting from the liberal international order set up and maintained by the US-led West appears to be gradually transforming the liberal international order, which is based the values and norms like democracy, fundamental human rights and freedoms, free market economy, so on.

Realist IR scholars have been debating for some time whether the rise of China will trigger a serious armed conflict with the current hegemon, the US, which refuses to give up its privileged, dominant and influential position at the helm of the existing international system. This scenario about an inevitable conflict between a rising new great power and a declining hegemon is described in IR terminology as “Thucydides trap”.

I tend and hope to believe that despite the ongoing tough competition between the USA and China, which led to so-called “trade wars” during the term of the former US President Donald Trump, a serious military conflict between these two actors is unlikely. Why do I tend to believe so? When thinking about this catastrophic scenario, I am inspired by what has transpired during the Cold War. As known, the Cold War is a concept used after the WWII to describe the fierce competition between the two blocs of the then bipolar world order. Some also use the concept of the Cold War to describe the relations between the US and China, but I believe that this use of the concept may not be a right one and therefore deserves a deeper consideration or academic debate.

The previous US President Donald Trump’s aggressive yet isolationist foreign policy has cost the US a lot in terms of its global influence and shaping power. Whereas his predecessor acted in line with the motto “America First”, to repair the damage caused by President Trump, the new US President Joe Biden came up with a new slogan, “The US is back!”. Except some staunch supporters of the strong and close transatlantic ties between the US and Europe, President Biden’s motto has hardly created a wave of excitement around the world. To the contrary, because the continuity in the proactive and multilateral US foreign policy has been broken due to Trump’s suspicion about the benefits of international and multilateral co-operation, many, including myself, have been trying to figure out what exactly President Biden’s motto will mean in practice. He has taken a few concrete steps to reverse some of Donald Trump’s decisions to leave some international organizations and arrangements such as the Paris Climate Agreement (formally rejoined on February 19, 2021), but as far as the future of the international order is concerned, a lot has happened in the “absence” of the US and even though “it is back”, it is not likely that the US can reset the time and takes the world back to the times before Donald Trump’s presidency.

Furthermore, Covid-19 pandemic, which broke out in December 2019 and quickly spread around the world, has also changed the perceptions of many about the current world order. The US, let alone leading the world out of this unprecedented catastrophe, has failed even to counter and end it on its own territories. Only recently the vaccines have been made available and accessible to almost all population in the US and once the demand for vaccines in the US is satisfied, then the rest of the world, particularly those living in the poorer regions and countries can expect to be vaccinated. So much about the fairness of the current global order!

It cannot be argued that none of China, Russia and the EU has been able to act dynamically enough, capitalize on the US inefficiency in the face of global pandemic and position themselves as the new potential leader of the world and the new hope of the disadvantaged members of humanity.

On the contrary, the inefficient and disorganized picture that the EU has presented throughout 2020 in its efforts against the pandemic has once again tarnished its global image. A wealthy, yet incapable Union has started pulling itself together only in 2021, but still lags far behind the US in terms of providing its citizens with vaccines and generously offering some vaccines to countries in Africa and elsewhere.

While the world struggles in a survival mode due to Covid-19 pandemic, two scholars, Richard N. Haass and Charles A. Kupchan published an article with the title “The New Concert of Powers-How to prevent catastrophe and promote stability in a multipolar world” in Foreign Affairs, on March 23, 2021. In the article, they discuss whether a new global concert of powers like the one created in Europe at the Vienna Congress of 1815 can be a right model for the next form of the international order. In reply to this article, three scholars, Nicu Popescu, Alan S. Alexandroff and Colin I. Bradford, published an article titled as “The Case against a New Concert of Powers” again in Foreign Affairs, on May 11, 2021. The reply included the comments by Haass and Kupchan.  These two articles indeed served as a source of inspiration for this opinion piece. In this debate I am inclined towards the scholars who make a case against the proposed new concert of powers. The proposed new concert of powers seems to be excluding many actors who play or wish to play active role in the international affairs and therefore, it would certainly meet with a strong opposition and thus its legitimacy would be questionable.

It is true that the current international order reflects the balance of power and realities that existed right after the WWII, but the UN Security Council resolutions still represent the legitimacy for international actions.

The rise of China is undoubtedly a major event that will one way or another affect the current international order, but it has not caused a major conflict that destroyed the existing international system, which would necessitate the creation of its replacement. Even though it is mostly dysfunctional, the current international system is still formally in place. In addition, China does not seem to have been able to come up with a set of norms and principles that should be appealing to the rest of the world and generate consent for its political and cultural hegemony. I tend to think that China might have abandoned its policy of peaceful rise too early and prematurely.

On the other hand, perhaps we are thinking about the next international order too conventionally. Instead of bipolar or multipolar world order, maybe the next order will be “multiple worlds” each living in accordance with their own civilizational norms and principles without aiming or trying to impose their set of norms and values on others. Indeed, I find this scenario highly likely and not a worst-case scenario. If the competition of nuclear powers for global leadership and hegemony results in a major military conflict, that would not only be a worst-case scenario, but also a catastrophe for the entire planet.

To some up, turning back to the future international order, we may need to be patient during this transition period as its birth may take many more years if not decades. It is because great powers/hegemons do not die and disappear from the face of earth overnight, and for new great powers not everything may go as expected due to unforeseeable developments. Considering all facts and options, a realistic scenario about the new international order may be like the situation of “developing” countries, none of which has ever been recognized as a “developed” country, and as such, the international order may find itself in an endless period of “transition”.

 

[1] Quo vadis?: A Latin phrase, which means “Where are you going?”

FPI Foreign Policy in National and International Media Weekend

Foreign Policy is organizing weekend webinars about various international relations subjetcs. Our most recent subject is “Foreign Policy in National and International Media”. The webinar will be in Turkish language and will cover the weekend of May 8-9 2021.

The speakers are distinguished expert of their fields. Here are the details of the webinar;

haftasonu 8 mayıs 4

haftasonu 8 mayıs 1haftasonu 8 mayıs 2

haftasonu 8 mayıs 3

Prof. Bagci’s statement about Draghi – Erdogan Crisis

The following interview has been published at  Aki-Adnkronos International, Italian media. You can find google translation of English text at the end.

Turchia: prof Università Ankara, ‘caso chiuso se Draghi non critica più Erdogan’

15 aprile 2021 | 16.25
alternate text
Erdogan – (Afp)

Tra Turchia e Italia “a mio avviso il caso è chiuso e non ci saranno ulteriori tensioni nell’immediato futuro a condizione che Draghi non faccia dichiarazioni simili”. E’ quanto sostiene Huseyin Bagci, professore di Relazioni internazionali all’Università tecnica del Medio Oriente (Metu) e presidente del Foreign Policy Institute di Ankara, intervistato da Aki-Adnkronos International all’indomani delle parole al vetriolo pronunciate dal presidente turco, Recep Tayyip Erdogan, contro il presidente del Consiglio, Mario Draghi, che l’aveva definito “un dittatore”.

Secondo Bagci, questo genere di accuse ha come risultato solo quello di avvantaggiare “un politico machiavellico” come Erdogan. “Come abbiamo visto durante il referendum del 2017 in Turchia, ogni dichiarazione polarizzante è benvenuta da parte di Erdogan, la cui popolarità aumenta quanto più i politici dell’Ue lo chiamano dittatore”, spiega il professore, secondo cui i turchi sono “molto sensibili” su questo tema.

Ogni attacco sferrato contro di lui, prosegue Bagci, viene utilizzato da Erdogan che “sfrutta gli errori dei governanti stranieri per scopi puramente interni e di propaganda, finora con molto successo. La polarizzazione tra la Turchia ed i Paesi europei ora continua con l’Italia dopo Francia, Olanda e Germania e l’Italia finora è l’anello più debole!”.

“Draghi – prosegue l’esperto – sul ‘sofagate’ è stato erroneamente informato del comportamento diplomatico della parte turca. Piuttosto è stato un errore del protocollo di Michel e von der Leyen, non un errore turco come successivamente chiarito dallo stesso Michel”.

Sulle conseguenze delle parole di Draghi sui rapporti tra Italia e Turchia, “danneggiati” secondo Erdogan, Bagci ritiene di “non aspettarsi che i contratti esistenti vengano rescissi. Nel settore della Difesa ci sono molti contratti per grandi quantità di denaro. Turchia e Italia sono buoni partner finora”.

Se sul piano economico i due Paesi hanno da anni stretto una forte collaborazione, in Libia lo scenario appare ben diverso, con molti osservatori che hanno evidenziato la rivalità tra Ankara e Roma anche nella prospettiva della ricostruzione. Per Bagci, tuttavia, “l’obiettivo turco in Libia non è estromettere l’Italia, ma piuttosto lavorare insieme per bilanciare il ruolo di Usa e Russia”.

“La presenza della Turchia in Libia come potenza militare ed economica continuerà – assicura – La visita del primo ministro libico con i suoi 14 ministri due giorni fa ne è il miglior esempio, ma la Libia “non è una ‘colonia’ della Turchia o sotto amministrazione turca”.

Secondo il professore, il futuro del Paese dipenderà da come agirà il nuovo governo libico che uscirà dalle elezioni in programma a dicembre di quest’anno. “Penso che la Turchia e l’Italia potrebbero stringere una buona alleanza dall’energia alle infrastrutture per ricostruire la Libia – conclude – Ci sono molti problemi nel Mediterraneo e né la Turchia né l’Italiano sono gli unici che li creano”.

Turkey: Ankara University professor, ‘case closed if Draghi no longer criticizes Erdogan’
April 15, 2021 | 16.25
Between Turkey and Italy “in my opinion the case is closed and there will be no further tensions in the immediate future provided that Draghi does not make similar statements”. This is what Huseyin Bagci, professor of International Relations at the Technical University of the Middle East (Metu) and president of the Foreign Policy Institute of Ankara claims, interviewed by Aki-Adnkronos International in the aftermath of the vitriolic words spoken by the Turkish president, Recep Tayyip Erdogan, against the prime minister, Mario Draghi, who had defined him as “a dictator”.According to Bagci, this kind of accusation only results in favoring “a Machiavellian politician” like Erdogan. “As we saw during the 2017 referendum in Turkey, any polarizing statement is welcome from Erdogan, whose popularity increases the more EU politicians call him a dictator,” explains the professor, according to which Turks are “very sensitive “on this issue.

Every attack launched against him, Bagci continues, is used by Erdogan who “exploits the errors of foreign rulers for purely internal and propaganda purposes, so far with great success. The polarization between Turkey and the European countries now continues with Italy. after France, Holland and Germany and Italy is the weakest link so far! “.

“Draghi – continues the expert – on the ‘sofagate’ was wrongly informed of the diplomatic behavior of the Turkish side. Rather it was an error in the protocol of Michel and von der Leyen, not a Turkish error as subsequently clarified by Michel himself”.

On the consequences of Draghi’s words on relations between Italy and Turkey, “damaged” according to Erdogan, Bagci believes he “does not expect existing contracts to be terminated. In the defense sector there are many contracts for large amounts of money. Turkey and Italy are good partners so far “.

If on the economic level the two countries have been working closely together for years, in Libya the scenario appears very different, with many observers who have highlighted the rivalry between Ankara and Rome also in the perspective of reconstruction. For Bagci, however, “the Turkish objective in Libya is not to oust Italy, but rather to work together to balance the role of the US and Russia”.

“The presence of Turkey in Libya as a military and economic power will continue – he assures – The visit of the Libyan prime minister with his 14 ministers two days ago is the best example, but Libya” is not a ‘colony’ of Turkey or under Turkish administration “.

According to the professor, the future of the country will depend on how the new Libyan government that comes out of the elections scheduled for December this year will act. “I think that Turkey and Italy could forge a good alliance from energy to infrastructure to rebuild Libya – he concludes – There are many problems in the Mediterranean and neither Turkey nor Italian are the only ones that create them”.

Does Turkey Need a Weak or Strong Ukraine?

Does Turkey Need a Weak or Strong Ukraine?

by Huseyin Oylupinar (PhD)

Expert, Foreign Policy Institute
Former Research Program Coordinator at CMES, Harvard University

 

Finding a plausible answer is essential as tensions rise between Russia on the one side, and Ukraine and the US on the other, while Turkey caught in between. I argue that stronger Ukraine is critical for protection and continuation of Turkish sphere of influence in the Black Sea region. Here Turkish people’s peaceful existence and well-being is at stake.

Turkey is cornered in between the US and Russia. While Turkey considers the Black Sea as a sea of Russia and Turkey, standing against the US side by side with Russia leaves Turkey without a leverage against rising Russian power. Taking a position favorable to the US interests will cause Russian enmity against Turkey. In either case, Turkey and Turkish people are and will be on the losing side.

Turkey is losing because its interests in the Black Sea basin are challenged by Russian territorial expansionism, as in the case of Crimea, and by increasing Russia’s sphere of influence through creation of conflict zones, as in the case of Ukraine’s Donbas (Donetsk+Luhansk oblasts), and also by assuring continuation of frozen conflicts such as in the case of Moldova’s Transnistria and Georgia’s Abkhazia and South Ossetia. Similarly, the US military access to the Black Sea through Greece, Bulgaria, and Romania for balancing Russia is effectively running risks of overriding Turkish interests in the region. While all that being the case, Ukraine could play a significant role by being a stronger actor in the region. However, Ukraine’s critical role in the regional balance was ignored by Turkey before 2014, and that is still the case which should be changed.

In pre-2014, Turkey could not comprehend and create tools to support Ukraine politically and military-wise for assuring strong Ukraine which Russia would hesitate to destabilize. Thus, the Russian infiltration paralyzed the Ukrainian state apparatus and resulted in Russia dismembering Ukraine. The disabled Ukrainian state and its incapacitated army caused dramatically increased Russian control in the Black Sea and allowed the US to rise its interest in Ukraine. This called the US to expand its presence in the Black Sea basin for supporting Ukraine. All of the foregoing could have been avoided and Turkey would not find itself cornered if it had had understood the extend of Russian control within the Ukrainian state structures in pre-2014. More powerful Ukraine could have stop such infiltration into state cadres and the means to deter external and internal threats. This could contribute to regional power balance in such a way not to cause external powers having the grounds to move into the region. Ukraine, which would be gradually recognized with Turkish initiative as the third influence center in the Black Sea, would readjust power balances.

Recent rise of tensions may pave the way for Ukraine to gain the status of a third Black Sea power. Ground for this is available at present: Ukrainian government is relatively better organized to secure its sovereign control; its military is getting stronger and not influenced by a rival foreign power as it was in pre-2014. Moreover, the Ukrainian society is changed for the better: the occupation of Crimea and the war in Donbas moved the society to become a political nation for the first time in history, empowering the people’s desire to live together. All of the forgoing encourages Ukrainian government to take much stronger stance to reclaim lost Ukrainian lands in Donetsk and Luhansk oblasts.

Now it is Turkey’s turn to catch the tide which it missed before 2014. Turkey’s political actions should be tailored to allow Ukraine to become a recognized actor in the regional political scene, strong to such a degree that external western balancing in the Black Sea would not be needed. This can be achieved by Turkey sharing with Ukraine its own experience in effective governance. Turkey also has to support Ukrainian army by improving its standards and maximizing military technology transfer. To support Ukrainian economy, Turkey needs to make direct investments into Ukrainian regions. By helping Ukraine getting stronger, the US military interest will be kept at bay by not causing them to search for ways to enter into the Black Sea and, in the meantime, discourage Russia from biting pieces out of Ukraine. In turn, this will keep Turkish area of influence in the Black Sea secured and solid.

Reformulating General Hastings L. Ismay, the first NATO Secretary General, in the case of the Black Sea, Turkey needs to keep Americans out, Ukrainians in and Russians down.

Feeding Frenzy – Friendly Fire in International Politics

Feeding Frenzy

by Aytaç D. Erenler

It was one of the National Geographic or BBC broadcasts. I was watching a wonderful documentary about the life of sharks. I was so focused that I was concentrated watching, as if swimming next to these magnificent creatures. That magnificent hydro-dynamic design, which is considered to have completed its evolution, that is, a body shape that has been perfected for centuries for movement in water, those eerie sudden movements and the tooth type and jaw arrangement that make you feel the danger even in the oxygen in your blood ..

I have admired these animals since I was very young. Especially in 1968, after watching the Thunderball movie of MI6 Agent James Bond 007, which was adapted to the cinema from Ian Fleming’s novel, I got out of tune. Sean Connery displayed a complete visual feast under the sea with harpoons, bombs and sharks around, while NATO was trying to recover two atomic bombs stolen from the Royal Air Force (RAF) base. I just turned 8 and was very impressed. Of course, there was a technical factor in this. It was the first time that a movie was shot in Widescreen Panavision format with a duration exceeding 2 hours. There we were fighting with Bond under the sea with terrorist divers. Of course, it was natural that the movie broke a great box-office record, with revenues exceeding $ 140 million.

As I said, I was out of balance now. I would break away from listening to the lecture and scribble sharks on the edge of my primary school notebooks. After all, being under the sea, fishing, especially hunting with harpoons has become one of my biggest hobbies. Even for a long time, watching under the sea without using harpoons, wandering around the rocks in the sea with snorkel and fins, watching the tiny fishes have been my most relaxing pastime.

Some types of sharks are fierce scary monsters of the seas. Nobody wants to mess with it. It can smell a drop of blood from miles away.

Well. Let’s make a connection with Foreign Policy.

Let’s give a message to the governments of countries that want to take on the role of the lion in the forests and the shark in the seas, and to the minds working in foreign policy decision-making mechanisms;

Fear is a powerful motivator. Beware of. A lot of friendly fires, that is, friendly fire accidents occur out of fear. The body chemistry changed by fear makes people give unfamiliar reactions. Just because of this, you shoot your own soldier, friend, as if he was an enemy. You shoot down your own plane.

In the USA, in the state of California, north of San Francisco, there was a beautiful shark aquarium tunnel at the Amusement Park called Marine World Africa in Vallejo. I was there in 1993. There were a lot of explanation boards about the facts of sharks hanging on the side walls. I don’t remember exactly, but one note stuck in my mind a lot. “Sharks actually live like many other animals in their own world and without danger. Millions of sharks have been killed around the world in the last 10 years, and many types have gone extinct, because  several sequels of JAWS films shot in a row after the huge revenue of the first one. On the other hand, there have been only 19 fatal attacks on humans from Sharks in the last 10 years”. Let it be an example of the ingenuity of fear.

The Venerable Sir David Frederick Attenborough, (94), is an English publisher and naturalist. He has been a senior executive at the BBC for years. Few do not know the documents he prepared and presented.

Years ago I was watching Sir Attenborough’s documentary movie About Sharks.

The scenery was horrible. It was the first time I heard the saying “Feeding Frenzy” there. So it’s just the term for a state belonging to Sharks and Piranhas. Attack your prey en masse and aggressively, smashing it.

Pieces of fish scattered in the water, blood, fins, heads. Bubbles, escapes ..

Dear international policy makers, influencers, let me conclude this article by writing Lord David Attenborough’s magnificent recipe, in an international policy adaptation, in describing that moment of shattering nutrition;

“The sharks, who had entered a kind of unconscientous mood during Feeding Frenzy, had their eyes retracted completely during the attacks and nothing but white became invisible. Now they were only breaking up, tearing, biting, plucking and eating, consuming.

Since sharks have a single nerve on their backs, they are of a biological nature that cannot feel pain when injured elsewhere. At other parts of the body, there are no Nociceptor cells to inform the brain about the feeling of pain. The injured Great White you are watching now is also biting his own intestines, which popped out of a cut in his abdomen. Without knowing that it will cause his own death .. ”

I know, if anyone is into the role of Sharks, maybe it is our responsibility to recommend them to think again. Us biophilic Turks who love life. You may have great armies, the smartest ammunition, all kinds of intelligence support, the deadliest technology, in short, you may have the upper hand, do not lose yourself. The consequences can be painful for all humanity, including you.

 

Turkish version

 

National Geographic ya da BBC yayınlarından biriydi. Köpek balıklarının yaşamıyla ilgili şahane bir belgesel izliyordum. Öyle odaklanmıştım ki, sanki bu muhteşem yaratıkların yanında yüzüyor gibi konsantre olmuştum izlerken. Evrimini tamamlamış diye kabul edilen o muhteşem hydro-dynamic design, yani suda hareketler için, asırlarla mükemmel hale gelmiş bir vücut şekli, o ürkütücü ani hareketler ve tehlikeyi kanınızdaki oksijende bile hissetmenizi sağlayan diş tipi ve çenede dizilişi..

Çok küçük yaşımdan beri bu hayvanlara hayranlık duydum.  Hele 1968 yılında, Ian Fleming ‘in romanından Sinemaya uyarlanan, MI6 Ajanı James Bond 007 nin, Thunderball filmini izledikten sonra ayarım iyice kaçtı. Sean Connery, NATO, Kraliyet Hava Kuvvetleri (RAF) üssünden çalınan iki atom bombasını geri almaya çalışırken, denizin altında zıpkınlar, bombalar ve etrafta köpek balıklarıyla tam bir görsel şölen sergilemişti. Sadece 8 yaşına girmiştim ve çok etkilendim. Tabii bunda teknik etken de vardı. İlk defa bir film Widescreen Panavision formatta ve 2 saati geçen süreli olarak çekilmişti. Orada Bond ile beraber, denizin altında çatışıyorduk terörist dalgıçlarla yani. Tabii 140 milyon Doları geçen hasılatla müthiş bir rekor kırması da doğaldı.

Dedim ya, artık ayarım kaçmıştı. İlkokul defterlerimin kenarına, dersi dinlemekten kopup, köpek balıkları karalardım. Sonuçta denizin altında olmak, balık avı, özellikle de zıpkın ile av en büyük hobilerimden biri oldu. Hatta uzun süreler, zıpkını bile kullanmadan, denizin altını izlemek, şnorkel ve palet ile denizdeki kayalıkları gezmek, minik balıkları izlemek, beni en çok dinlendiren meşgalem olmuştur.

Köpek balıklarının bazı türleri denizlerin acımasız korkutucu canavarlarıdır. Kimse bulaşmak istemez. Bir damla kanın kokusunu millerce uzaktan alır.

Peki. Dış Politika ile bağlantıyı kuralım artık.

Ormanlarda aslanın rolüne ve denizlerde köpekbalığı rolüne soyunmak isteyen ülkelerin yönetimlerine, dış politika karar mekanizmalarında çalışan beyinlere bir mesaj verelim.

Korku çok kuvvetli bir motivatördür. Aman dikkat. Bir çok friendly fire, yani dost ateşi kazaları, korkudan meydana gelir. Korkunun değiştirdiği vücut kimyası insana olmadık tepkiler verdirir. Kendi asker arkadaşını vurursun düşman diye. Kendi uçağını düşürürsün.

ABD ‘de, Kaliforniya eyaletinde, San Francisco ‘nun kuzeyinde Vallejo ‘daki Marine World Africa adlı Lunapark ‘ta çok güzel bir köpek balığı akvaryum tüneli vardı. 1993 yılında gezmiştim. Bir sürü açıklayıcı panolar vardı kenarlarda. Tam hatırlamıyorum ama, bir not çok aklımda kaldı. “Köpek Balıkları aslında birçok diğer hayvan gibi kendi dünyalarında ve tehlikesiz yaşarlar. Çok büyük hasılat yapınca, arka arkaya birkaç tane çekilen JAWS filmleri yüzünden, son 10 yılda dünyada milyonlarca köpek balığı öldürüldü ve bir çok türün nesli tükenmeye yüz tuttu. Bunun yanında son 10 yılda Köpek Balıklarından insanlara yapılan ölümcül saldırı vakası sadece 19 oldu”. Korkunun marifetlerine örnek olsun.

Saygıdeğer, Sir David Frederick Attenborough, (94), İngiliz bir yayıncı ve tabiat tarihçisidir. BBC ‘de yıllarca üst düzey yöneticilik yapmıştır. Hazırladığı ve sunduğu dökümanterleri bilmeyen azdır.

Yıllar önce izliyordum Sir Attenborough ‘un Köpekbalıkları ile ilgili filmini.

Manzara korkunçtu. İlk defa orada duymuştum “Feeding Frenzy” deyişini. Yani sadece Köpekbalıklarına ve Piranhalara ait bir durumun terimi. Topluca ve agresifçe avına saldırma, parçalama.

Suya yayılmış balık parçaları, kan, yüzgeçler, kafalar. Köpükler, kaçışlar..

Değerli uluslararası politika yapıcıları, etkicileri, Lord Attenborough ‘nun, o parçalama beslenme anını anlatırken yaptığı muhteşem tarifi, uluslararası politika uyarlaması ile yazarak veda edelim;

“Feeding Frenzy sırasında bir çeşit kendini kaybetme ruh haline girmiş olan köpekbalıklarının, saldırılar sırasında gözleri tamamen geri çekilmiş ve beyazından başka bir şey görünmez hale gelmişlerdi. Artık sadece parçalıyor, ısırıyor, kopartıyor ve yiyorlardı, tüketiyorlardı.

Köpekbalıklarının sırtlarında boylu boyunca tek bir sinir olduğundan, başka yerden yaralandıklarında acı duyamayan bir biyolojik yapıdadırlar. Diğer noktalarda, acı hissini beyine haber verecek Nociceptor hücreleri yoktur. Şu anda izlediğiniz Büyük Beyaz yaralanmış ve karnındaki kesikten dışarı fırlamış bağırsaklarını da ısırıyor. Kendi ölümüne neden olacağından haberi olmadan..”

Ne bileyim, Köpekbalığı rolüne özenen varsa, belki tekrar düşünmelerini tavsiye etmek de bizim sorumluluğumuzdur. Biz, yaşam sever Türklerin. Muhteşem ordular, en akıllı mühimmatlar, her türlü istihbarat desteği, en ölümcül teknoloji, kısaca tam üstünlük sizde de olsa, kendinizi kaybetmeyin. Sonuçları tüm insanlık için acı olabilir, siz dahil.

Aytaç D. Erenler