Share This Article
Cem Tuna Aksu, DPE Genel Koordinatörü
Tarihsel Zemin
Sefarad Yahudilerinin İspanya’dan sürülmesi 1492’de Elhamra Fermanı ile gerçekleşti; Portekiz’den sürülmeleri ise 1497’de. Osmanlı Sultanı II. Bayezid’in bu göçü kucaklaması, “İspanya Kralı Ferdinand kendi ülkesini fakirleştirip benim ülkemi zenginleştirdi” sözüyle özetlenen bir devlet aklının ürünüydü — sürgün edilenlerin taşıdığı bilgi, sermaye ve ağları kendi bünyesine katmak. Bu ilişki tek seferlik değildi: 19. yüzyıl sonu Rusya’sındaki pogromlardan kaçanlar da, Osmanlı ve sonrasında Cumhuriyet Türkiyesi’nde sığınak buldu; İsrail Devleti 1948’de kurulduktan bir yıl sonra, 1949’da, Türkiye onu tanıyan ilk Müslüman çoğunluklu ülke oldu. Bu tarihsel hafıza bizim için, yani Türkiye için, salt bir diplomatik nezaket cümlesi değil; kimliğin bir parçası. Sığınak olduğumuz, ilk tanıyan biz olduğumuz bir devletin bugün bize karşı sertleşen bir söylem kurması, sıradan bir “iki komşu ülke arasında gerginlik” haberinden fazlasını ifade ediyor. Bölgedeki pek çok aktör bu tarihi biliyor, İsrail’in de bilmediğini varsaymak güç.
Ama bu geçmiş, bugünün siyasetini doğrudan yumuşatmıyor, ne Türkiye tarafından beklenen bir minnet borcuna, ne de İsrail tarafının bu borcu tanıyacağı bir varsayıma dönüştürülmeli.
Kurucu Doktrin: Tek Değil, İkili
İsrail’in kuruluş ideolojisinde başından beri iki damar bir arada aktı. Ben-Gurion çizgisi, dışarıya “pragmatik” ve “sınırları müzakereyle çizen” bir doktrin olarak sunulur; ama bu doktrinin kendisi de baştan beri esnek ve fırsatçı bir çerçeveydi. Ben-Gurion, 1948’de ilan edilen sınırları nihai kabul etmemiş, “şimdilik yeterli” görmüştü; 1949 Ateşkes Hatları’nı stratejik bir başlangıç noktası, gerektiğinde genişletilebilecek bir taban olarak değerlendirmişti. Yani “pragmatizm” burada toprak talebinden vazgeçmek değil, o talebi zamana ve güç dengesine yayarak, uluslararası meşruiyeti mümkün olduğunca az zedeleyerek ilerletmek anlamına geliyordu, bu haliyle Jabotinsky’nin daha açık, daha ilan edilmiş maksimalizminden çok da uzak bir doktrin değil, sadece üslubu farklı bir devamı.
Jabotinsky’nin Revizyonist çizgisi ise bunu örtmeden söyler: Ürdün’ün iki yakasını da kapsayan bir toprak vizyonu, “demir duvar” stratejisiyle komşu halkların direncini askerî üstünlükle kırma fikri. Bugünkü Likud’un ve koalisyondaki dinî-milliyetçi kanadın — Smotrich, Ben-Gvir gibi isimlerin — açıkça savunduğu çizgi budur. Bunu “resmî devlet doktrini” diye tek bir cümleyle etiketlemek fazla basitleştirici olur; ama iki damarı da birbirinden kopuk, biri “ölçülü” diğeri “aşırı” iki ayrı gelenek gibi sunmak da en az o kadar yanıltıcı. Kurucu doktrinin kendisi zaten genişlemeci bir çekirdek taşıyor; tartışılan şey genişlemenin var olup olmadığı değil, hangi hızda ve hangi araçlarla sürdürüleceği.
Dolayısıyla soruyu “ya toprak açlığı ya kışkırtma” şeklinde ikiye bölmek yapay bir seçim yaratıyor. Gerçekte iç içe geçmiş iki dinamik var: koalisyonun maksimalist kanadının baskısı ve Suriye’deki güç boşluğunu kimin dolduracağı etrafında dönen klasik bir güvenlik rekabeti.
Ağustos 2026: Ebu Zuhur ve Sonrası
Bu ikinci dinamik şu anda somut biçimde sahnede. 18 Ağustos sabahı saat 02.50’de İsrail savaş uçakları, Suriye’nin İdlib kırsalındaki Ebu Zuhur askeri havaalanını bombaladı. Türkiye sınırına yaklaşık 70 kilometre mesafede, doğrudan İsrail’i tehdit edecek konumda olmayan bir alan. Havaalanı iç savaşta harap olmuştu; onarımını Türkiye üstlenmişti ve saldırıdan bir gün önce bir Türk askeri heyeti tesisi denetlemek üzere oradaydı.
İsrail hükümeti gerekçe olarak bölgede İran yanlısı “vekil güçler” bulunduğunu öne sürdü. Ancak bu iddia tutarsızdı: Şam’daki yeni yönetim, tam da İran ve Hizbullah bağlantılı güçlere karşı savaşmış bir geçmişten geliyor. ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, resmî açıklamasında bu iddiayı örtülü biçimde çürüttü ve gereksiz bir tırmanıştan duyduğu rahatsızlığı dile getirdi.
Asıl kritik nokta başka yerde: 2025’te Azerbaycan arabuluculuğunda kurulan bir çatışmasızlık protokolü, Türkiye ile İsrail’in Suriye’de birbirlerine sınır geçişleri konusunda önceden bilgi vermesini öngörüyordu. İsrail bu sefer bu protokolü çiğneyerek haber vermeden hareket etti. Barrack’ın “Türkiye’nin karşı önlem alma hakkı doğdu” değerlendirmesinin arkasındaki gerekçe de bu.
Resmî Söylemdeki Çift Katman
Saldırı sonrası Ankara’nın kamuoyuna yansıyan tutumu, birbirini tamamlayan iki ayrı düzlemde işledi. İlki, olayın somut ayrıntılarına ilişkin bir doğrulama sorunuydu: sahada saldırıdan kısa süre önce bir Türk askerî unsurunun bulunup bulunmadığı sorusu, taraflar arasında çelişkili biçimde ele alındı. Türk makamları bu yöndeki iddiaları kamuya açık olarak reddederken, iddianın kaynağı olan Şam yönetimi nezdinde konu farklı bir çerçevede yanıtlandı: Suriye Dışişleri Bakanlığı’nın uluslararası basına verdiği yazılı açıklamada, Türkiye’ye resmî bir üs tahsisi yapıldığı iddiası reddedilirken, saldırıdan birkaç gün önce bölgede altyapı onarımına yönelik teknik nitelikli bir Türk heyetinin bulunduğu teyit edildi. Bu ayrıntı, kriz anlatısının merkezinde yer almasa da, tarafların olayı nasıl çerçevelediğine dair önemli bir veri sunuyor.
Asıl belirleyici olan ise, olayın doğrulanmasından çok, Türk güvenlik bürokrasisinin bu vesileyle ortaya koyduğu normatif konumlanmaydı. Savunma bürokrasisinin üst düzey bir temsilcisi, aynı gün yaptığı açıklamada, bölgesel bir devletin komşu ülkelere yönelik askerî müdahalelerinin sıradan ve meşru bir davranış kalıbı olarak yerleşmesine izin verilmemesi gerektiğini vurguladı. Bu ifade, tek başına bir olay yorumundan öte, uluslararası ilişkilerde norm oluşturma kaygısına işaret ediyor: mesele yalnızca tek bir saldırının kınanması değil, benzer müdahalelerin gelecekte “olağan” sayılıp sayılmayacağının belirlenmesiydi. Nitekim bu açıklama, bir önceki gün dışişleri bürokrasisinin uluslararası camiayı daha kararlı bir tutuma davet eden söylemiyle örtüşüyor ve devlet aygıtının farklı kurumları arasında koordineli bir mesaj hattı oluşturduğunu gösteriyor. Cumhurbaşkanlığı iletişim mekanizmasının izleyen açıklaması ise bu hattı bir adım ileri taşıyarak, karşı tarafın söylemini kendi uluslararası konumundaki zayıflamanın bir yansıması olarak yeniden çerçeveledi.
Netanyahu’nun İtirafı ve Ankara’nın Okuması
Gerilimi asıl açığa çıkaran, saldırının ertesi günü Netanyahu’nun kendisinden geldi: bir podcast söyleşisinde saldırıyı doğrudan “Türkiye’ye mesaj” olarak tanımladı. Bu, Ankara’da hesaplı bir güvenlik önlemi değil, bilinçli bir kışkırtma olarak okundu.
Ankara’nın resmî değerlendirmesi iki eksende ilerliyor: Birincisi, Netanyahu ve koalisyon ortaklarının, 27 Ekim’deki İsrail genel seçimlerini – üstelik Trump’ın siyasi geleceği açısından kritik 3 Kasım ara seçimlerinden tam bir hafta önce – bir Türkiye çatışmasını kaşıyarak kazanma hesabı içinde olduğu. Seçimi kaybetmesi halinde yolsuzluk suçlamalarıyla yargı karşısına çıkabilecek bir başbakan için bu, iç siyasi bir gerekçe. İkincisi, artan uluslararası yalnızlığı mağduriyet söylemine çevirme çabası.
Buna karşılık Ankara’nın tepkisi bilinçli biçimde ölçülü tutuluyor: gerilimi doğrudan bir Türkiye-İsrail ekseni haline getirmek yerine, İsrail’in Suriye ve Lübnan’a yönelik saldırganlığı çerçevesinde ele alınıyor, hem seçime kadar sabır göstermek hem de tuzağa düşmemek için. Ama savunma ve dışişleri bürokrasisinin yukarıda aktarılan normatif çıkışları, bu sabrın sınırsız olmadığını gösteriyor. Cumhurbaşkanlığı iletişim mekanizmasının son açıklaması ise bunu bir adım öteye taşıyarak Netanyahu’nun söylem ve tehditlerini uluslararası yalnızlığının bir yansıması olarak niteledi.
Peki Asıl Amaç Ne?
Sorunun cevabı muhtemelen “ya… ya…” değil, “hem… hem…” biçiminde. İsrail’in şahin kanadı için Suriye’deki boşluk, hem ideolojik hem stratejik bir fırsat: bir yandan komşu topraklarda konsolide olabilecek her gücü (İran, Hizbullah, şimdi de Türkiye destekli yeniden yapılanma) baştan caydırma refleksi, bir yandan da iç siyasi takvimin dayattığı bir güç gösterisi ihtiyacı.
Ama burada gerçek bir stratejik yanılgı ihtimali de var: Türkiye’yi Suriye üzerinden sıkıştırmanın maliyeti, İran ya da Hizbullah’ı sıkıştırmanın maliyetiyle aynı kategoride değil. Türkiye NATO üyesi, bölgesel açıdan çok daha büyük bir askerî ve diplomatik ağırlığa sahip, üstelik son yıllarda -bir dönem dışlanmış olsa da- Mısır’la normalleşme, Suriye’nin yeniden inşasında öncü rol, Körfez’le yakınlaşma gibi adımlarla bölgesel nüfuzunu genişletmiş durumda. Trump yönetiminin bu gerilimden rahatsız olduğu, Barrack’ın açıklamalarından okunabiliyor; iş nihayetinde Washington’ın Netanyahu üzerindeki fren gücüne kilitleniyor, ki bu da tek başına garanti değil.
Sonuç olarak, İsrail’in “kurucu babaların doktrinini tamamlama” gibi tek bir büyük stratejik projesi olduğunu varsaymak, mevcut hükümetin iç siyasi kırılganlığını, seçim takvimini ve Suriye’deki güç boşluğu etrafında dönen taktik hesapları gözden kaçırır. Öte yandan bunu sadece “seçim taktiği” olarak küçümsemek de, koalisyondaki maksimalist kanadın uzun vadeli etkisini hafife almak olur. İkisi birlikte okunmalı.

