Share This Article
Arayan Dünya Siyaseti
M. Evren EKEN*
14 Haziran 2026’da Beyaz Saray, hem İran’la yapılacak olan ateşkes haberini duyurdu hem de Ultimate Fighting Championship (UFC) adlı karma dövüş sanatları etkinliğinin ana sahnesine dönüştürülerek Amerikan siyasi tarihinde emsali görülmemiş bir şiddet gösterisine ev sahipliği yaptı. Öncesindeki bir ay boyunca resmi devlet hesapları, dövüşe hazırlanan yaşlı, kaslı ve steroidli bir Sam Amca ikonografisi üzerinden “Amerika’nın Bir Şampiyona İhtiyacı Var” ve “Fedakarlıktan Doğan Güç” sloganlarıyla bu şovu müjdelemişti. Aynı zamanda Trump’ın 80. yaş gününe ve ABD’nin 250. bağımsızlık yıldönümüne denk düşen bu “kutlama”, Mike Judge’ın 2006 yapımı Idiocracy filmini aratmayan kurgusal bir distopyanın gerçekliğe evrilişi olarak da düşünülebilir. Ancak bu durumu sadece Trump ve yakın çevresinin “kendine has gösteriş merakı” veya tuhaflıkları olarak açıklayıp geçiştirmek pek doğru olmaz. Zira karşımızdaki tablo, yalnızca dünya siyasetinin merkezine kaba kuvvetin yerleşip amiyane şiddet gösterilerinin zevkle kutsanması değil, aynı zamanda Amerikan stratejik kültürü ve reflekslerinin, kurumsal aklı dışlayarak nasıl hiper-maskülen ve öngörülemez bir seyirci sporuna dönüştüğünü gösteren yapısal bir semptomdur.
Bugün dünya siyasetinde tarihsel bir ironiyle karşı karşıyayız. İnsanlık yüzyıllar boyunca dogmaların, köleliğin ve saltanatların keyfi baskılarından kaçarken, özgürlüğü rasyonalitede, tebaası değil paydaşı olduğu modern devlette ve onun hesaplanabilir, kuralcı bürokrasisine sığınmakta bulmuştu. Ancak Max Weber’in bir asır önce haber verdiği o meşhur “demir kafes”, zamanla koruyucu bir şemsiye olmaktan çıkıp kendi yaratıcısını nefessiz bırakan ruhsuz bir makineye dönüştü. Özellikle son yirmi yılda gelir adaletsizliği altında ezilen, hayatın ritmini kaçıran ve sistemin merkezindeki seçkinlerin o ulaşılamaz sırça köşklerinden kendilerine yabancılaştığını hisseden kitleler için bu rasyonel düzen artık adaleti sağlayan bir mekanizma değil, devleti işlevsizleştiren hantal bir hapishaneydi. Hatta özellikle ABD’deki önemli bir kesim devletin kendilerinden çok seçkinlere ve göçmenlere hitap ettiğini düşünüyordu. Hissedilen bu devasa ekonomik ve duygusal boşluk kurulu düzene duyulan derin, kontrolsüz ve yıkıcı bir nefrete zemin hazırladı.
Kendilerini “gerçek halk” olarak tanımlayan ve giderek kindarlaşan bu tabanın ABD ayağının Trump’ı bir kurtarıcı olarak görmesi de kaçınılmazdı. Trump’ın siyaset sahnesine her çıkışında yerleşik kurumlara savaş açması, bu toplumsal çaresizliğe verilmiş kurnazca bir yanıttı. İnsanlar, dertlerine derman olamayan o sıkıcı rasyonaliteyi söküp atmak ve devleti “seçkinlerin” elinden alarak gürültülü, öngörülemez, keyfi ve umarsız ama bir o kadar da tatmin edici bir şovun parçası yapmak istediler. Beyaz Saray’ın bahçesinde “UFC x White House” logosu altında yankılanan yumruk sesleri ve kutsanan amiyane şiddet, işte bu yüzden basit bir tuhaflık değil, hem kitlelerin kendi rızalarıyla imzaladıkları yeni bir biat sözleşmesi hem de ABD’nin yeni stratejik kültürünün temel reflekslerinin işaretidir. Kuralların sıkıcılığından kaçan insanlık, devleti bir eğlence aparatına çeviren karizmatik bir şovmenin peşine takılarak, kendini yepyeni ve çok daha acımasız bir “gösteri kafesinin” içine kendi elleriyle kilitlemiş oldu. Üstelik bu karizmatik geri dönüş dijital çağın sosyal medya algoritmaları ve yankı odaları aracılığıyla tahrip edici bir güce ulaştı. Bunun en önemli zeminini hazırlayanlardan biri olan Mark Zuckerberg’in de UFC Freedom izleyicileri arasında olması bu anlamda şaşırtıcı sayılmaz.
Weber yıllar önce demokrasilerin zayıfladığı anlarda plebisiter diktatörlük tehlikesine dikkat çekmişti. Plebisiter lider anayasal kurumları devre dışı bırakıp meşruiyetini kitlelerin duygusal onayından alır. Bugün Amerikan devlet aklının çöküşü tam da bu plebisiter diktatörlüğün algoritmik olarak optimize edilmiş halidir. Dijital yankı odaları, “Strength Through Sacrifice” gibi militarist sloganları ve göçmenleri “Illegal Aliens” olarak şeytanlaştıran söylemleri saniyeler içinde kitlelere yayarak, bireyleri sürekli kışkırtılan ilkel duygularla rasyonel kamusal alandan izole etmektedir.
Bu plebisiter şov devleti, kaba kuvveti sadece söylemsel olarak değil yapısal olarak da kurumsallaştırmaktadır. “Savaş” Bakanı Pete Hegseth idaresindeki Pentagon, askerliği muhariplikle (wargfighter) tanımlayıp, orduyu televizyon yayınları için görsel bir figüran ajansına dönüştürmüştür. Sızdırılan belgelere göre, devletin dijital vitrininde sergilenen o kusursuz maskülen gücü fiziken temsil edebilmeleri için, dövüşleri izlemeye davet edilen askerlere 0.55 bel boy oranı (hatta deniz piyadeleri için bu oran 0.52’ye çekilmiştir) sınırı getirilmiştir.
Vatanseverlik kisvesi altındaki bu organizasyon, aynı zamanda başkanın ailesine ait kripto para şirketi World Liberty Financial’ın ana sponsorluğuyla devasa bir reklam panosuna dönüştürülmüş, devletin eşsiz prestiji şahsi servet inşası için metalaştırılmıştır.
Öte yandan gösteriyle beslenen bu mantık yapısının son derece dışlayıcı sınırları bulunmaktadır. Devletin inşasını kurguladığı bu “özgürlük” şovu sadece biat edenlere açıktır. Tek Amerikalı erkek şampiyon olmasına rağmen dış politikadaki İsrail hakimiyetini ve İran politikalarını sorguladığı için Sean Strickland’ın ağır bir siyasi sansüre uğrayarak Beyaz Saray’dan aforoz edilmesi, yeni rejimin sadece şekilsel bir televizyon şovu değil, muhalif sesleri ezen asimetrik bir otoriter makine olduğunu kanıtlamaktadır.
Bu anlamda İran ateşkesinin tam bu geceye denk getirilmesi de şaşırtıcı değildir. ABD devlet aklının hapsolduğu bu yeni “gösteri kafesi”, yıkıcı etkileri kendini yalnızca Beyaz Saray’ın bahçesinde sergilenen amiyane bir şiddet sirkinde değil, Washington’ın küresel stratejik reflekslerinde de ifşa etmektedir. Hem ulusal hem de uluslararası sistemin teknik ciddiyetini ve kurumsal hafızasını bütünüyle tasfiye eden bu karizmatik otorite, Amerikan dış politikasını diplomatik rasyonalitenin dışına çıkararak anlık reytinglere ve öngörülemez, pragmatik şovlara indirgemiştir. Nitekim Trump’ın İran ile kurguladığı “zafer” anlatısı, rejimin hayatta kalmasını garanti altına alan ve Tahran’ın “koşulsuz teslimiyet” yerine milyarlarca dolarlık fonla ödüllendirildiği muğlak bir pazarlıktır. Ancak bu anlaşmanın hoşnutsuzluğu ABD Senatosu’nun 5 ay sonraki seçimlerini takiben yeni bir saldırı dalgasına dönüşebilir. Kısacası ABD neyi ne zaman neden yaptığı ve nihai hedefi belirsiz bir güç merkezi izlenimi vermektedir.
2000’li yılların başında kendini “önleyici müdahale” mantığı ile meşrûlaştıran ABD dış politikası, bugün yerini tamamen dürtüsel ve sezgisel bir eylem pratiğine bırakmıştır. Kharg Adası’na yönelik düşünülen ve sonra rafa kaldırılan aşırı riskli harekâttan, Körfez Ülkeleri’ni koruyamayıp onları İran’a 300 milyar dolarlık bir fon sağlamaya iten ve anlaşmaya ne kadar süre uyacağı meçhul, hem taktik hem de stratejik düzeyde rasyonalitesi kestirilemeyen, bulanık mantıkla hareket eden bir ABD var karşımızda.
Aslında ulusal ve uluslararası anlamda yasal-akılcı demir kafesin kurallarından kaçtığını zanneden ABD, anayasal kurumların iflas ettiği, algoritmaların kitleleri yönettiği ve küresel hegemonyanın dahi popülist bir diktatörlüğün pazarlık estetiğine kurban edildiği bu gösteri arenasında, kendi rızasıyla sönümlenmektedir.
Sonuç olarak Mike Judge’ın Idiocracy filmindeki kurgusal kehanetlerbugün Washington’da bir gerçekliğe dönüşmüştür. 14 Haziran’da Beyaz Saray’ın bahçesinde yaşananlar yasal akılcı demir kafesin karizmatik otorite tarafından parçalanması ve yerine çok daha acımasız bir gösteri kafesinin kurulmasıdır. ABD müttefikleri nezdindeki stratejik öngörülebilirliğini kaybederken devasa devlet yönetimi algoritmalarla desteklenen ve kaba kuvvetle fetişleştirilen popülist bir diktatörlüğe kendi rızasıyla teslim olmuştur.
Türkiye açısındansa bu tablo kritik bir jeopolitik değişkene işaret eder. Eskisi gibi güç aktarımı yapamayan, çekiciliğini yitirmiş, yumuşak güçten vazgeçmiş, kendini şiddetle yenilemeye çalışan ve diplomatik sinyal kapasitesini gösteri ekonomisine devreden bir NATO müttefikinin stratejik zafiyeti ve boşluğu, Avrupa Birliği’nin askeri ve güvenlik ekseninde Türkiye’ye olan yapısal ihtiyacını kaçınılmaz olarak artıracaktır.
Mehmet Evren EKEN
Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde Dr. Öğretim Görevlisi olarak görev yapmaktadır. Doktora derecesini Londra Üniversitesi Royal Holloway Koleji’nde tamamlamıştır. Araştırmaları; jeopolitik kuramlar, toplumsal teori, görsel kültür ve savaş çalışmalarının kesişiminde şekillenen stratejik kültür inşasına odaklanmaktadır.

