Share This Article
Neden Uluslararası Hukuktan Ümidi Kesmemeliyiz?
Bezen Coşkun[1]
Charles Dickens, Fransız Devrimi döneminde geçen “İki Şehrin Hikâyesi” romanına “Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü; hem akıl çağıydı, hem aptallık… Hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı; hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu,” diyerek başlar. Son 5-6 yılda uluslararası sistemde yaşananlara baktığımızda, karamsarlığa, umutsuzluğa kapılmak için çok sebebimiz varken, aynı zamanda Dickens’in tasvir ettiği zamanlara çok benzer bir dönemden geçtiğimizi hissediyoruz. Uluslararası sistemin temellerinin sarsıldığı, uluslararası örgütlerin işlevsizleştiği ve meşruiyetlerini yitirdiği bir dönemdeyiz. Uluslararası ilişkilerin temelini oluşturan ve 1945 sonrasında kurulan sistem ve dünya düzenine en büyük meydan okuma, Çin’den veya Rusya’dan değil; 1945 sonrasında bu düzenin kurulması için öncülük yapan hegemon devletten, yani ABD’den geliyor.
ABD Başkanı Donald Trump’ın NATO ile ilgili eleştirileri kısa süre sonra Birleşmiş Milletler’e de yöneldi. 23 Eylül 2025’te Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, BM’nin yaptığı tek şeyin çok sert bir mektup yazmak ve sonra da o mektubu asla takip etmemek olduğunu söyleyen Trump, BM’nin yapması gerekenleri kendisinin yaptığını ve 7 ay içinde 7 savaşı sona erdirdiğini ifade ederek, BM’nin işlevsiz bir hale geldiği eleştirisini yaptı. Bu eleştiriyi takiben, 7 Ocak 2026’da 14199 sayılı bir Başkanlık Kararnamesi yayımlayarak ABD’nin BM sistemi dışında yer alan 35 ve BM sistemi içinde yer alan 31 uluslararası kuruluştan çekildiğini ve bu kuruluşlara finansal desteği sona erdirdiğini ilan etti. Bunlar arasında en dikkat çekici olanlar BM Ekonomik ve Sosyal Konseyi (ECOSOC) ve Uluslararası Hukuk Komisyonu’ydu.
ABD’nin altmış küsur uluslararası anlaşma ve örgütten çekilmesinin şokunu atlatamadan ABD’nin “yabancı terörist” listesine aldığı Venezuela Cumhurbaşkanı Nicolás Maduro’nun 3 Ocak 2026 geceyarısı yatağından alınarak tutuklanması ve yargılanmak üzere ABD’ye getirilmesi haberi geldi. ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’ya karşı gerçekleştirdiği “olağanüstü iade” operasyonu 28 Şubat 2026’da İran’a yönelik ABD-İsrail saldırısından önce ABD’nin BM Şartı’nın güç tehdidi veya kullanımına ilişkin yasağını ihlal etmesinin en çarpıcı örneği oldu. Daha bu operasyonun uluslararası hukuk ihlali olup olmadığı tartışılırken, 28 Şubat 2026’da gündeme ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı saldırılar düştü ve bir kez daha ABD’nin uluslararası sistemin, dolayısıyla uluslararası hukukun temel prensibi olan güç tehdidi veya kullanımına ilişkin yasağı ihlal ettiği tüm dünyaca görüldü.
2025’in sonbahar aylarından başlayan ve 15 Haziran 2026 tarihinde İran ve ABD’nin barış için anlaşmaya vardıklarını açıklamalarına kadar geçen sürede yaşananlar tam da Dickens’ın tasvirine uyan gelişmeler olarak uluslararası ilişkiler uzmanlarını meşgul etti. Gün gün olanları takip etmenin ve anlamlandırmanın zorluğunun yanı sıra, uzun vadede “tüm bu meydan okumalar ve uluslararası sistemde oluşan meşruiyet aşınması uluslararası sistemin geleceğini nasıl etkileyecek?” sorusuna da cevap aranması zorunluluğu ortaya çıktı.
Bildiğimiz uluslararası sistem ve dünya düzeni tamamen ortadan kalkıyor mu? Bu belirsizlik ve düzensizlik sistemin kalıcı bir özelliği mi olacak? Yeni bir örgütlenmenin ve yeni uluslararası kuralların geldiği bir paradigmatik değişim mi yaşanacak, yoksa hâlihazırdaki yapı ve sistem revize veya restore edilerek işler hâle mi gelecek? Dünyanın neresine giderseniz gidin, uluslararası politika ve uluslararası ilişkiler uzmanlarının bu konuları tartıştığını görürsünüz. Özellikle liberal hegemoninin sona ermesinden sonra uluslararası sistemin yapısının nasıl olacağına dair Amitav Acharya gibi teorisyenlerin yeni (yeni) dünya düzeni ile ilgili kavramsallaştırma çabaları pek çok akademik tartışmaya da kapı aralamış durumda.
Dünya düzeni ve sistemin geleceğine dair anlama ve projeksiyon çabaları bir yana, üniversitelerde uluslararası ilişkiler bölümlerinde uluslararası hukuk ve uluslararası örgütler dersleri veren akademisyenlerin bir misyonu da bu dönemde uluslararası ilişkiler okuyan ve zamanların en iyisini ve en kötüsünü bir arada yaşayan genç kuşağa çalışmalarına devam etmeleri için sebepler sunabilmek. Uluslararası hukukun modern uluslararası sistemin kurulması için öncülük yapan hegemon güç tarafından tehdit edilmesi ve düzenli olarak ihlal edilmesi genç uluslararası ilişkiler öğrencilerini uluslararası hukuk kurallarının işletilemediği, dolayısıyla uluslararası sistemde adalet ve hukuktan bahsetmenin mümkün olmadığı sonucuna ulaştırıyor. Genç kuşak uluslararası ilişkiler uzmanlarını umutsuzluğun kışından çıkarmanın önemli olduğunu, bu yüzden de “neden uluslararası hukuktan ümidi kesmemiz gerektiği” hakkında konuşulması gerektiğini düşünüyorum.
Dünya üzerinde ilk medeniyetlerin, ilk şehir devletlerinin kuruluşundan beri uluslararası ilişkilerin temel varsayımı olan uluslararası sistemin anarşik bir sistem olduğu ve bu sistemde yer alan tüm aktörlerin varlıklarını sürdürebilmek için, çıkarlarını korumak/savunmak için savaşı bir araç olarak kullandıklarını biliyoruz. Yalnızca yirminci yüzyılda ve yirmi birinci yüzyılın ilk iki on yılında çok büyük yıkımlara sebep olan Birinci ve İkinci Dünya Savaşları da dahil olmak üzere 200 kadar savaş gerçekleşmiştir. Her bir savaşın sonunda, özellikle Dünya Savaşları’ndan sonra, uluslararası sistemde bu savaşlardan ve savaşların sosyal, ekonomik ve insani etkilerinden dersler çıkarılarak uluslararası sisteme rehberlik eden, yön veren uluslararası hukuk kurallarının ve teamüllerinin geliştiğini görebiliriz.
Örnek olarak, Uluslararası İnsancıl Hukuk olarak bilinen uluslararası hukuk çerçevesi İkinci İtalya Kurtuluş Savaşının bir parçası olan 1829 Solferino Savaşı sırasında sivil-asker ayrımı yapmadan yaşanan şiddete tanık olan Henry Dunant’ın Uluslararası Kızılhaç Örgütü’nü kurması ve savaşlarda savaşan askerler dışında kalan ama farklı sebeplerle savaşın ortasında kalan sivillerin korunması için bir yasal çerçeve oluşturulması konusunda savunculuk yapması uluslararası insancıl hukukun nüvelerini oluşturur. Bu bağlamda, Hugo Grotius’un savaşın meşruiyetini ortaya koyan jus ad bellum prensibine ek olarak jus in bello (savaşın hukuku) prensibi de gelişir. İkinci Dünya Savaşı’nda yaşanan vahşet, savaşlar sırasında sivillerin korunmasına yönelik 1949 Cenevre Sözleşmelerinin gelişimine yol açar: Savaş alanındaki silahlı kuvvetler mensuplarının yaralı ve hasta durumlarının iyileştirilmesine ilişkin Cenevre Sözleşmesi; Denizdeki silahlı kuvvetler mensuplarının yaralı, hasta ve gemi kazası geçirmiş durumlarının iyileştirilmesine ilişkin Cenevre Sözleşmesi; Savaş esirlerinin muamelesine ilişkin Cenevre Sözleşmesi; Savaş zamanında sivillerin korunmasına ilişkin Cenevre Sözleşmesi. Daha sonraları, savaşların mahiyetinin değişmesi ve iç savaşların yaygınlaşması ile iç savaşlar ya da devlet dışı aktörlerin dahil olduğu savaşların da sisteme dahil edildiği I sayılı Uluslararası Silahlı Çatışmalarda Mağdurların Korunması Protokolü ve II Sayılı Uluslararası Olmayan Silahlı Çatışmalarda Mağdurların Korunması Protokolü kabul edildi. Özellikle 1990’larda koruma sorumluluğu pratiğinin yaygınlaşmasıyla insani müdahalelerin artması, insani müdahalelerde yer alan sivillerin ve bu müdahalelerde kullanılan altyapıların korunmasına yönelik olarak belirleyici bir amblem ihtiyacını ortaya çıkardı. Bu ihtiyaca karşılık hazırlanan ve 2005 yılında kabul edilen III. Protokol, Cenevre Sözleşmeleri’ne ek bir ayırt edici amblemin kabulüyle ilgili. Önümüzdeki yıllarda da gelişen otonom yapay zekâ teknolojilerinin uluslararası aktörler arasında savaşların aracı hâline gelmesiyle, bu gelişmeye karşılık bir ek protokol hazırlanabilir, kim bilir?
Uluslararası İnsancıl Hukuk kurallarının gelişimi örneği ile anlatmaya çalıştığım nokta, uluslararası hukuk çerçevelerinin zaman içinde uluslararası sistemin krizlerine ve değişen savaş kavramına ve teknolojilerine cevaben nasıl evrilerek geliştiğidir. Kısaca, uluslararası hukuk alanı dönemin gerçeklerine ve yaşanan krizlere cevaben gelişen bir alandır. Dünya tarihi boyunca insalığın karşılaştığı her kriz sonrasında bu tür krizlerin yaşanmaması için her seviyede uluslararası aktörlerin sistemi iyileştirici, krizleri önleyici tedbirleri içeren düzenleyici hukuk çerçeveleri geliştirdiği görülmüştür. Arjantinli bir hukukçu olan Luis Moreno Ocampo ve ekibinin Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kuruluşu için ve sonrasında insanlık suçu, savaş suçu ya da etnik temizlik gibi ağır suçlar işlemiş liderlerin ve komutanların UCM’de yargılanması için verdikleri mücadele eninde sonunda uluslararası hukuk mekanizmasının çalıştığının ve sorumluların cezalandırıldığının kanıtı olarak görülebilir.
Özetle, yaşadığımız dönemin zamanların en kötüsü olduğunu düşünmek en kolayı. Fakat siyasi tarih, diplomasi tarihi ve uluslararası hukuk bilgisi olan, bu alanlarda okumalar yapanlar için bu dönem sadece umutsuzluk, aptallık ve deliliğin egemen olduğu değil, aklın ve umudun uluslararası sistemin içinde bulunduğu krizlerle baş edebilmek için yol göstereceği bir dönem olacaktır. İşte bu yüzden uluslararası hukuktan ümidi kesmemeli, uluslararası hukukun günümüz gerçeklerine ve krizlerine cevap verebilmesi ve daha işlevli olabilmesi için uluslararası ilişkiler uzmanları olarak her seviyede savunuculuk ve işbirliği mekanizmalarının içinde yer almamız gerektiğini düşünüyorum.
[1] Prof. Dr., Necmettin Erbakan Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü

