Share This Article
Dr. Elif KAYA | İstanbul Aydın Üniversitesi- Çin Araştırmaları Merkezi Müdürü
Uluslararası ilişkiler literatüründe uzun süre etkili olan “ekonomik karşılıklı bağımlılığın çatışma ihtimalini azaltacağı” yönündeki liberal yaklaşım, son yıllardaki gelişmeler karşısında ciddi biçimde sorgulanıyor. 1990’lardan itibaren serbest ticaret, finansal liberalizasyon ve küresel tedarik zincirleri üzerinden şekillenen ekonomik düzen, bugün giderek daha fazla güvenlik kaygılarıyla yeniden tanımlanıyor. Serbest ticaretin yerini bütünüyle korumacılık almış değil; ancak ticaret, teknoloji, enerji ve kritik ham maddeler artık yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda stratejik araçlar olarak değerlendiriliyor.
Bu nedenle bugün yaşanan dönüşümü yalnızca ideolojik ya da siyasi bir kutuplaşma olarak okumak yeterli değil. Asıl mücadele; enerji hatları, limanlar, deniz geçişleri, kritik mineraller ve kıtalararası ulaştırma koridorları üzerinde yoğunlaşıyor. Küresel ticaretin yaklaşık yüzde 80’inin hacim olarak deniz yoluyla gerçekleştirildiği düşünüldüğünde, deniz yollarının ve kritik geçiş noktalarının neden yeniden güç siyasetinin merkezine yerleştiği daha iyi anlaşılıyor.
İran merkezli çatışmaların yarattığı enerji ve güvenlik baskısı da zaten var olan bu kırılganlığı daha görünür hale getirdi. Dolayısıyla yeni dünya düzenini anlamak için yalnızca hangi devletlerin güç kazandığına değil, enerjinin, malların ve kritik girdilerin hangi güzergâhlardan taşındığına ve bu güzergâhların kimler tarafından kontrol edildiğine bakmak gerekiyor.
Hürmüz Boğazı, Bab el-Mendeb ve Kızıldeniz hattında yaşanan gelişmeler, küresel ekonominin birkaç dar geçiş noktasına ne ölçüde bağımlı olduğunu bir kez daha gösterdi. Hürmüz özellikle petrol ve LNG ticareti açısından kritik önem taşırken, Kızıldeniz-Süveyş güzergâhı Asya ile Avrupa arasındaki konteyner ticaretinin temel arterlerinden biri olmayı sürdürüyor.
Bu geçiş noktalarında ortaya çıkan güvenlik sorunları yalnızca enerji fiyatlarını etkilemiyor. Gemilerin alternatif güzergâhlara yönelmesi transit sürelerini uzatıyor; navlun, sigorta ve stok maliyetlerini artırıyor ve nihayetinde üretici fiyatlarından tüketici enflasyonuna kadar uzanan yeni bir maliyet zinciri yaratıyor. Kızıldeniz yerine Ümit Burnu üzerinden yapılan taşımacılık bunun en açık örneklerinden biri.
Burada daha temel bir mesele ortaya çıkıyor. ABD’nin stratejik petrol rezervlerini kullanması, üreticilerle diplomatik temaslarını artırması veya alternatif enerji kaynaklarına yönelmesi kısa vadede fiyat baskısını sınırlayabilir. Ancak bunların hiçbiri enerji arzının fiziksel güvenliğini tamamen ikame edemiyor. Başka bir ifadeyle, finansal güç ile fiziksel tedarik güvenliği aynı şey değil.
Yeni jeo-ekonomik düzende güç, yalnızca sermaye birikimi veya finansal kapasiteyle değil; kritik ham maddelere erişim, enerji güvenliği ve stratejik geçiş noktaları üzerindeki etkinlikle de ölçülüyor.
Geleneksel deniz güzergâhlarında artan askeri ve lojistik riskler, alternatif rotaların önemini de artırıyor. Bunların başında Çin’in “Buz İpek Yolu” yaklaşımıyla ilişkilendirdiği ve Rusya’nın uzun süredir stratejik önem atfettiği Kuzey Deniz Rotası (NSR) geliyor.
Arktik buzullarındaki gerilemeyle birlikte Doğu Asya ile Kuzey Avrupa arasındaki bazı deniz güzergâhlarının kısalması, bölgeyi yalnızca çevresel değil aynı zamanda ekonomik ve jeopolitik bir mesele haline getirdi. Kuzey Deniz Rotası belirli güzergâhlarda Süveyş üzerinden yapılan taşımacılığa göre mesafe ve transit süresi avantajı sağlayabiliyor.
Ancak burada yeni bir küresel ticaret hattının ortaya çıktığını söylemek için henüz erken. Sezonluk koşullar, yüksek sigorta maliyetleri, altyapı eksiklikleri ve zorlu iklim şartları önemli sınırlılıklar olmaya devam ediyor. Buna karşılık Rusya’nın buzkıran kapasitesi ile Çin’in finansman, liman ve lojistik yatırımlarının birleşmesi, Arktik’in önümüzdeki dönemde çok daha önemli bir jeo-ekonomik alan haline geleceğini gösteriyor.
Dolayısıyla Buz İpek Yolu bugün Süveyş’in alternatifi olmaktan çok, küresel tedarik sisteminin çeşitlendirilmesine yönelik uzun vadeli stratejik bir seçenek olarak okunabilir.
Batı Asya ve Avrupa’daki çatışmaların bir diğer sonucu, ABD’nin aynı anda birden fazla coğrafyada askeri kapasite ve mühimmat tedariki sağlama kabiliyetinin daha fazla tartışılmaya başlanmasıdır. Ukrayna savaşıyla görünür hale gelen mühimmat üretim kapasitesi sorunu, yeni kriz alanlarının ortaya çıkmasıyla birlikte Asya-Pasifik açısından da önem kazanıyor.
Bu durum Japonya, Güney Kore ve Tayvan açısından yalnızca askeri değil, aynı zamanda stratejik bir tedarik meselesidir. Savunma sanayiinde üretim süresinin uzunluğu ve belirli teknolojilerin sınırlı sayıda ülkede yoğunlaşması, güvenlik politikasını da bir tür tedarik zinciri problemine dönüştürüyor.
Kuril Adaları ve Okhotsk Denizi bu açıdan dikkat çekici alanlardan biri. Rusya açısından bölgenin stratejik önemi, Pasifik filosu ve nükleer caydırıcılık kapasitesiyle doğrudan bağlantılı. Çin-Rusya askeri iş birliğinin bölgede daha görünür hale gelmesi ise Japonya’nın güvenlik hesaplarını yeniden şekillendiriyor.
Tokyo’nun buna verdiği cevap yalnızca ABD ile ittifakını güçlendirmek değil. Japonya aynı zamanda Hindistan, Avustralya ve Güneydoğu Asya ülkeleriyle ikili ve çok taraflı güvenlik ilişkilerini genişleterek daha çeşitlendirilmiş bir savunma mimarisi oluşturmaya çalışıyor. Bu, ABD ittifakından uzaklaşmaktan ziyade, tek bir güvenlik kanalına bağımlılığın azaltılması olarak okunabilir.
Küresel ulaştırma hatlarında yaşanan kırılmaların Türkiye açısından en önemli sonucu ise Orta Koridor’un artan stratejik değeridir. Rusya üzerinden geçen Kuzey Koridoru’nun yaptırımlar ve siyasi risklerle karşı karşıya olması, Süveyş-Kızıldeniz hattının ise güvenlik sorunlarına açık hale gelmesi, Çin’den başlayarak Orta Asya, Hazar Denizi, Güney Kafkasya ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşan güzergâhı daha görünür hale getirdi.
| Koridor | Stratejik güzergâh | Temel risk/avantaj |
| Kuzey Koridoru | Çin-Rusya-Avrupa | Yaptırımlar ve siyasi risk |
| Güney Deniz Koridoru | Hint Okyanusu-Hürmüz/Kızıldeniz-Süveyş | Deniz güvenliği ve çatışma riski |
| Orta Koridor | Çin-Orta Asya-Hazar-Türkiye-Avrupa | Altyapı ve koordinasyon ihtiyacı; jeopolitik çeşitlendirme avantajı |
| Kuzey Deniz Rotası | Arktik/NSR | Sezonluk ve altyapısal sınırlılıklar; uzun vadeli stratejik potansiyel |
Orta Koridor’un önemi yalnızca alternatif bir demiryolu hattı olmasından kaynaklanmıyor. Asıl avantajı, Asya-Avrupa ticaretinde güzergâh çeşitlendirmesi sağlaması ve Türkiye’yi Hazar, Kafkasya, Karadeniz, Akdeniz ve Avrupa bağlantılarının kesiştiği bir noktaya yerleştirmesidir.
Ancak coğrafi konum tek başına ekonomik güç üretmez. Koridorun gerçek anlamda rekabetçi hale gelmesi için demiryolu kapasitesinin artırılması, Hazar geçişlerinin hızlandırılması, liman bağlantılarının güçlendirilmesi ve ülkeler arasındaki gümrük ve transit prosedürlerinin uyumlaştırılması gerekiyor.
Türkiye açısından mesele tam da burada önem kazanıyor. Orta Koridor, enerji hatları, liman altyapısı ve savunma sanayiindeki artan üretim kapasitesi birlikte düşünüldüğünde Ankara’ya daha geniş bir jeo-ekonomik hareket alanı sağlıyor. NATO üyeliği devam ederken Yeniden Asya açılımı ve Türk Devletleri Teşkilatı üzerinden Orta Asya ile geliştirilen ilişkiler, Türkiye’nin farklı ekonomik ve siyasi ağlar arasında bağlantı kurabilme kapasitesini artırıyor.
Bu nedenle Türkiye’nin avantajını yalnızca “köprü ülke” söylemiyle açıklamak yeterli değil. Daha doğru kavram, jeo-ekonomik düğüm noktası olabilir. Çünkü yeni sistemde önemli olan iki bölge arasında bulunmak değil; bu bölgeler arasındaki enerji, ticaret, veri, ulaştırma ve üretim ağlarının ne kadarının sizin üzerinizden geçtiğidir.
Ortaya çıkan tablo, küresel ekonominin ortadan kalktığını değil, küreselleşmenin biçim değiştirdiğini gösteriyor. Üretim ve ticaret devam ediyor; ancak verimlilik kadar güvenlik, maliyet kadar dayanıklılık, serbest piyasa kadar stratejik kapasite önem kazanıyor.
Bu nedenle yeni dünya düzeninin ekonomik mimarisini yalnızca ABD-Çin rekabeti veya Küresel Kuzey-Küresel Güney ayrımı üzerinden okumak eksik kalacaktır. Asıl dönüşüm, küresel üretim ve ticaret ağlarının yeniden yapılandırılmasında yaşanıyor.
Enerji kaynaklarını çeşitlendirebilen, kritik minerallere erişimini güvence altına alabilen, deniz boğazlarına alternatif güzergâhlar oluşturabilen ve kıtalararası ulaştırma koridorlarına entegre olabilen ülkeler daha geniş bir stratejik hareket alanına sahip olacak. Tam da bu sebeple önümüzdeki dönemin önemli kavramlarından biri koridor diplomasisi olacaktır.
Devletler giderek daha az yalnızca “hangi blokta olduklarıyla”, daha fazla hangi enerji, ticaret ve teknoloji ağlarına bağlandıklarıyla tanımlanacak. İttifaklar ortadan kalkmayacak; fakat ekonomik ilişkiler daha esnek, daha pragmatik ve daha çoklu bir yapı kazanacak.
Türkiye açısından da temel mesele sahip olduğu coğrafi konumdan otomatik bir stratejik üstünlük çıkarmak değildir. Gerçek avantaj; bu konumu demiryolları, limanlar, enerji altyapısı, üretim kapasitesi ve etkili bir dış ekonomi politikasıyla destekleyebilmekten geçiyor. Çünkü yeni jeo-ekonomik düzende coğrafya bir avantajdır; ancak onu güce dönüştüren şey altyapı, üretim kapasitesi ve stratejik tercihlerdir.

