Share This Article
Küresel Güneyin Yükselişi: Değişen Uluslararası Politik İktisadın Anatomisi
Dr. Elif Kaya
Tarih bazen büyük bir sismograf gibi çalışır: Depremin kendisinden çok önceki titreşimler, asıl kırılmanın habercisi olur. Bugün yaşadığımız, salt bir konjonktürel dalgalanma değil; Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle kurulan tek kutuplu dünya düzeninin yapısal çözülüşüdür. Bu çözülüş, birbirini besleyen üç kanaldan akmaktadır: jeopolitik gerilimin petrol koridorlarına yansıması, sistemik krizlerin iç içe geçmesi ve hegemonyanın ekonomik zeminini yitirmesi.
Hürmüz: Bir Boğazda Sıkışan Küresel Düzen
Körfez’in dar boğazı olan Hürmüz Boğazı, uluslararası ekonomi politiğin soyut tartışmalarını somut bir coğrafyaya sabitlemektedir. ABD Enerji Bilgi İdaresi (EIA) verilerine göre 2024 yılında bu boğazdan günlük yaklaşık 20 milyon varil ham petrol ve petrol ürünü transit geçiş yapmıştır; bu rakam küresel deniz yolu petrol ticaretinin yaklaşık yüzde yirmi yedisine ve dünya toplam petrol tüketiminin yaklaşık yüzde yirmisine karşılık gelmektedir. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA), bu akışların yüzde sekseninin Asya pazarlarına yöneldiğini hesaplamıştır.
Asya’nın bu denli merkezi bir konumda olması, yalnızca bir enerji bağımlılığı meselesi değildir; aynı zamanda kimin neyi kaybedebileceğini gösteren bir jeopolitik haritadır. 2025 ilk çeyreğine ait verilere göre Hürmüz ham petrol akışlarının yüzde otuz yedisini tek başına Çin, yüzde on dördünü ise Hindistan almıştır. Japonya ve Güney Kore de bu denklemin ayrılmaz parçalarıdır. Buna karşın ABD, iç üretiminin artması ve ithalat kaynaklarını çeşitlendirmesi sayesinde toplam akıştan yalnızca yüzde iki buçukluk pay almaktadır.
Bu tablonun ışığında Mart 2026’daki İran tırmanması, yalnızca bölgesel bir çatışma olarak okunamaz. İran’ın Mart 2026’da Hürmüz’den geçen gemilere saldırı tehdidini fiiliyata dökmesi ve tanker trafiğinin yüzde doksana varan oranda düşmesi; petrol fiyatlarının varil başına 100 doların üzerine çıkmasına neden olmuştur. LSE Business Review’ın analizine göre Hürmüz’ün kısa süreli kapanması enerji şoku yaratırken uzun süreli bir kapanma küresel ölçekte enflasyon ve büyüme şokuna dönüşecektir; Avrupa’nın Körfez ham petrolüne bağımlılığı görece düşük olsa bile, çelik, navlun, havacılık yakıtı ve enflasyon beklentileri kanalıyla bu şoktan bağışık kalması mümkün değildir.
Çıkmazın jeopolitik boyutu da bir o kadar çarpıcıdır. İran Meclisi, Haziran 2025’te ABD’nin nükleer tesislere yönelik saldırısının ardından boğazın kapatılmasını onaylayan bir önerge kabul etmiş; ancak nihai karar Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi’ne bırakılmıştır. Boğazı devre dışı bırakmak için gerçekçi bir alternatif güzergâh henüz mevcut değildir: Suudi Arabistan ve BAE bazı boru hattı kapasitesine sahip olsa da Irak, Kuveyt, Katar ve İran ihracatlarının neredeyse tamamını bu dar geçide borçludur.
Çoklu Krizler Çağı: Polytunity mi, Polycrisis mi?
Bu coğrafi ve jeopolitik çıkmazı, onu doğuran daha derin yapısal çerçeveden ayrı okumak analitik bir yanılgıdır. Johns Hopkins Üniversitesi politik iktisat profesörü Yuen Yuen Ang’ın kavramsallaştırmasıyla dünya, doğrusal olmayan ve çok kutuplu bir yönde ilerlemektedir. Ang, küresel tartışmalara egemen olan “polycrisis” (çoklu kriz) kavramını (iklim şokları, jeopolitik gerilimler, eşitsizlik ve demokratik erozyonun eş zamanlı kesişimi) sınırlı bularak alternatif bir perspektif sunmaktadır: “polytunity”, yani çok sayıda eş zamanlı kırılmanın yarattığı köklü dönüşüm fırsatı. Bu çoklu kriz kavramı esas olarak Batı-merkezci bir anlatıdır ve krizlerin kökenini teşhis etmek yerine onları doğal afet gibi sunar. Oysa bugünkü krizler, sanayi devrimi ve sömürgecilik çağından miras kalan ve kontrolü esas alan ve hem doğa üzerinde mekanik hem de dünya geri kalanı üzerinde Batılı kontrolü öngören endüstriyel-sömürgeci paradigmanın bedelidir. Bu paradigma, hiper-karmaşık ve çok kutuplu bir dünyada işlevini yitirmiştir.
2025 yılı bu anlamda bir dönüm noktası niteliğindedir: Savaş sonrası küresel düzenin kurumsal yapısı (ABD liderliğinde jeopolitik istikrar, serbest ticaret rejimi ve Batı-merkezli kurumlar bütünü) tıkandığının somut kanıtlarını vermektedir. Çin’in nadir toprak elementleri, kritik mineralleri ve tedarik zincirleri üzerindeki egemenliğini 2025 Nisan ve Ekim’inde ABD’ye karşı bir pazarlık kozu olarak kullanması; ticaret savaşlarının salt bir ekonomik rekabetten çok yapısal bir güç mücadelesine dönüştüğünü gözler önüne sermiştir.
Hegemonya Kayması: Rakamların Söyledikleri
Yapısal dönüşümü en net belgeleyen gösterge, küresel rezerv para birimindeki kaymadır. IMF verilerine göre 2024 itibarıyla ABD doları küresel döviz rezervlerinin yüzde ellisini oluşturmaktadır; ancak bu oran Soğuk Savaş sonrasındaki yüzde yetmişin çok gerisindedir. J.P. Morgan’ın analizine göre ABD Hazine tahvillerinin yabancı yatırımcılar tarafından tutulan payı 2025 başı itibarıyla yüzde otuza gerilemiş; Küresel Finansal Kriz (2008-09) dönemindeki yüzde ellinin üzerindeki zirve seviyesiyle kıyaslandığında bu dramatik bir erozyon anlamına gelmektedir.
Bu süreçte BRICS’in genişlemesi belirleyici bir rol oynamaktadır. Ağustos 2023’te Arjantin, Mısır, Etiyopya, İran, Suudi Arabistan ve BAE’yi davet eden blok, 2024 Ocak’ında Mısır, Etiyopya, İran ve BAE’yi bünyesine katmıştır. Bugün BRICS ülkeleri küresel GSYİH’nin yaklaşık yüzde otuz altısını oluşturmaktadır. Doların kendi lehine kullanılmasına duyulan tepki olarak değerlendirilmesi gereken dolarizasyon karşıtı adımlar; Amerika’nın uluslararası ilişkilerdeki para silahlaştırma pratiğine ve finansal sistemdeki yapısal kırılganlıklara verilen kolektif bir yanıttır.
Büyük Güçlerin Dengesi: Pekin’de Yazılan Tarih
Mayıs 2026, bu dönüşümün diplomatik yansımasını somutlaştırmaktadır. Pekin, kısa aralıklarla önce Trump’ı, ardından Putin’i ağırlamış ve bu ziyaretlerin sembolik koreografisi son derece anlamlıdır. Trump-Xi zirvesi, tarihsel açıdan belirleyici bir güç kayması arka planında gerçekleşmiştir: Çin, ABD ile girdiği tarifelerin yüzde yüz kırkı aştığı emsalsiz ticaret tırmanmasını nadim toprak elementleri kısıtlamalarıyla etkisiz kılmayı başarmış ve Trump geri adım atmak durumunda kalmıştır. Avrupalı analistlere göre zirve, köklü bir sıfırlama yerine “yönetilen yumuşama” ile sonuçlanmıştır: İran savaşı, Ukrayna ya da ticaret konularında kayda değer bir ilerleme sağlanamamıştır.
Putin’in Trump’ın ardından Pekin’e gelmesi ise mesajı tamamlamıştır. Kremlin’e yakın kaynaklara göre iki lider “çok kutuplu dünya inşası” ve “yeni tip uluslararası ilişkiler” üzerine ortak bir bildiri hazırlamaktadır. Çin ve Rusya, hem ABD-İran çatışmasında hem de Ukrayna savaşında ABD’ye karşı koordinasyonlarını sürdürmektedir. Çin’in ABD yaptırımlarına rağmen İran’ın en büyük ham petrol alıcısı olmayı sürdürmesi; Rusya’nın ise İran’a istihbarat desteği sağladığına dair raporlar, bu koordinasyonun somut boyutlarını oluşturmaktadır.
Sonuç: Tek Kutuptan Sonrası
Tarihçiler dönüm noktalarını geriye dönük tanırlar. Ancak bazı anlar, yaşanırken bile okunabilirdir. Hürmüz Boğazı’nın içine düştüğü çıkmaz, BRICS’in rezerv para sistemindeki kademeli ağırlık kazanımı ve üç büyük gücün Pekin’de birbirini izleyen görüşmeleri; tek bir haftada küresel düzenin dönüşümünü özetleyen bir kesit sunmaktadır.
Global süzeyde yeniden yapılanma 2008 Küresel Finansal Kriziyle birlikte başlamıştır ve ABD’nin son dönem eylemleri bu süreci yavaşlatmak ya da durdurmak bir kenara hızlanarak ilerlemesine yol açmaktadır. ABD hem Ortadoğu hem de Ukrayna’da aynı anda ağır askeri yük altındayken, Çin nadir toprak elementleri ve kritik mineralleri ile tedarik zincirlerini elinde tutmakta, Rusya enerji piyasalarını şekillendirmekte ve Küresel Güney sesini yükseltmektedir.
Başvurulan kaynaklar: IEA (Uluslararası Enerji Ajansı), EIA (ABD Enerji Bilgi İdaresi), IMF Döviz Rezervleri Raporu (2024), J.P. Morgan Araştırma Merkezi, Yuen Yuen Ang – “Polytunity: The Future of Development” (SSRN, Eylül 2025); “The World Order After 2025” (Project Syndicate, Aralık 2025); “Adaptive Political Economy: Toward a New Paradigm” (World Politics, 77/1, 2025), LSE Business Review (Mart 2026), Council on Foreign Relations (Mayıs 2026), CNN / Al Jazeera / Euronews (Mayıs 2026), Chicago Policy Review (Ekim 2025).

