Share This Article
Avrupa’nın Yeni Güvenlik Mimarisi: Türkiye Geri mi Dönüyor?
Doç.Dr. Hilal Zorba Bayraktar
Avrupa Birliği uzun yıllardır “Avrupa Ordusu” oluşturulması ve Avrupa’nın güvenliğini Avrupalıların bizatihi kendisinin sağlaması konusunda derin bir ayrılık yaşamaktadır. Burada Fransa, Avrupa Ordusu kurulması konusunda başı çekerken; İngiltere NATO şemsiyesi altındaki oluşumun devam etmesinden yana tavrıyla Atlantikçilerin başında gelmektedir. Ancak Brexit sonrasında Avrupacıların Birlik içerisindeki ağırlığının arttığını söylemek yanlış olmayacaktır. Bununla beraber hem AB hem de NATO üyesi olan pek çok ülke, maddi kaynaklarını yeni bir ordu oluşturulması adına harcamak konusunda çok da istekli değildir. Zaten AB ülkeleri ile ABD’yi karşı karşıya getiren esas konu tam olarak burada başlamaktadır.
ABD’nin Avrupa ülkelerinin NATO’ya katkıları konusunda yaptığı eleştiriler uzun zamandır devam etmektedir; ancak içinde bulunduğumuz krizler çağında “yük paylaşımı” nın oldukça önemli bir konu olduğu da bir gerçektir. Özellikle Rusya-Ukrayna krizi ile başlayan süreçte NATO’nun efektif bir şekilde kullanımı, ABD’nin buradaki duruşu ve tabi ki Ukrayna’nın potansiyel NATO üyeliği göz önünde bulundurulduğunda NATO’nun aslında yeni bir yol ayrımında olduğu düşünülmektedir. Soğuk Savaş süreciyle beraber Sovyet tehdidini ve komünizmi etkisiz hale getirmek amacıyla oluşturulan NATO, Sovyetlerin yıkılmasıyla birlikte yeni bir düşman arayışına girmiş ve dönemsel olarak stratejik konsept değişikliklerine gitmiştir. Her ne kadar bu süreçte güvenlik kavramının geçirdiği dönüşüm ve yeni güvenlik anlayışı ile birlikte ortaya çıkan hibrit tehditlerin katkısı bulunsa da 2014 Kırım’ın işgali ile başlayan ve 2022 yılında sıcak bir savaşa dönüşen Rusya-Ukrayna krizi hem NATO hem de Avrupa için Sovyet tehdidinin yeniden hortlaması anlamına gelmektedir. Burada Rusya’nın agresif dış politikasının ve tabi ki Putin’in söylemlerinin etkisi büyüktür. Özellikle eski Sovyet etki alanlarını oluşturan Letonya, Litvanya, Polonya vb. ülkelerde yeni bir Rus işgali korkusu ciddi şekilde kendisini hissettirmektedir.
Rusya tehdidi yalnızca askeri anlamda bir kriz yaratmakla kalmamış, hemen hemen bütün Avrupa’yı etkileyen bir enerji krizi yaşanmasına da neden olmuştur. Bu nedenle Avrupa ülkelerinin hem askeri anlamda hem de enerji anlamında yeni alternatifler aramaya başlaması kaçınılmazdır. İşte böyle bir noktada tıpkı Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi Türkiye, stratejik bir ortak olarak ortaya çıkmaktadır. Uzun yıllar Avrupa güvenliğini sağlayan bir aktör olarak konumlandırılan Türkiye, komünizm ve Sovyet tehdidine karşı Avrupa ülkeleri için tampon bir bölge görevi görmüştür. Sovyetlerin yıkılması ile Avrupa için bu ayrıcalıklı durumunu kaybettiği iddia edilmekle birlikte; son dönemde yaşanan bölgesel krizlerin (Rusya-Ukrayna, İran-İsrail vb.) etkisi ile Türkiye’nin jeostratejik önemi bir kez daha anlaşılmıştır. Yani Türkiye, Avrupa-Atlantik güvenlik mimarisinin merkez aktörlerinden birisidir. NATO’nun en büyük ikinci askeri ordusuna sahip ülke olması da bu rolü destekler niteliktedir.
Avrupa ülkeleri art arda yaşanan bölgesel gerilimlerin yakın zamanda küresel bir savaşa dönüşme ihtimalini de düşünerek askeri kapasitelerini arttırma yoluna girmiştir. Ancak hem NATO hem de AB üyesi olan bu ülkelerin bireysel çabalardan ziyade kolektif bir güvenlik anlayışına ihtiyacı olduğu çok açıktır. ABD’nin ve tabi ki Trump’ın NATO ile ilgili söylemleri ne yazık ki Avrupa’nın kendisini hiç olmadığı kadar savunmasız hissetmesine neden olmaktadır. Öyle ki Trump, Avrupalı liderleri NATO’dan çıkmakla açık açık tehdit etmiştir. Bu durum akıllara ABD ’siz NATO mümkün mü? sorularını getirmekle beraber, eğer ki böyle bir senaryo gerçek olursa burada Türkiye’nin konumu ne olacak ve tabi ki bu durumun Avrupalı üyelere maliyeti ne olur? sorularını da düşündürmektedir.
Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşmiştir.” sözlerini de dikkate aldığımızda, aslında NATO ve Avrupa arasında bir yol ayrımına gelindiği anlaşılmaktadır. Bu durumda nasıl bir güvenlik mimarisi inşa edileceği ve Türkiye’nin burada nasıl bir rol üstleneceği oldukça önemlidir. AB ile durma noktasına gelen müzakere süreçleri düşünüldüğünde Türkiye açısından ikili iş birlikleri oldukça sıkıntılı bir süreçten geçmektedir; ancak Avrupa Türkiye ile ipleri tamamen atmaya hele ki krizlerin böylesine yükseldiği bir zaman diliminde hazır değildir. Nitekim Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da belirttiği gibi eğer ki Avrupa güvenlik mimarisi yeniden şekillendirilecekse, bu Türkiye olmadan mümkün değildir. Burada Avrupalı müttefiklerin kendilerine dürüst bir şekilde sorması gereken asıl soru Türkiye’yi gerçekten bir stratejik ortak olarak mı gördükleri, yoksa yalnızca kriz dönemlerinde mi hatırladıkları olmalıdır.
KAYNAKÇA
3- https://avim.org.tr/tr/Analiz/AVRUPA-NIN-DEGISEN-GUVENLIK-STRATEJISINDE-TURKIYE-NIN-KONUMU
5- https://www.setav.org/avrupa-guvenlik-mimarisinde-ayrisma-ve-almanyanin-rolundeki-gerileme
7- https://perspektif.online/avrupanin-guvenligi-turkiyeye-muhtac/

