MOSKVA BATARKEN UKRAYNA’DAKİ SAVAŞ

ARTICLES CURRENT AFFAIRS DEFENCE & SECURITY

               

FATİH CEYLAN-BÜYÜKELÇİ ( E )

SAFHALARA DAYALI STRATEJİ Mİ?

Rusya’nın Ukrayna topraklarında üç cephede birden başlattığı savaş iki ayını doldurdu. Ukrayna silahlı kuvvetlerinin gösterdiği direniş sonucunda Rusya Kiev etrafındaki (kuzey cephesi) birliklerini yeniden tertipleyip, yıpranmış bu kuvvetlerini Donbas bölgesinde (doğu cephesi) gruplandırdı. Saldırılarını burada yoğunlaştırmaya başladı. Bu yeniden birlik gruplandırmasına paralel olarak Mariupol şehrini tümüyle kontrol altına almaya yöneldi ve Odesa dahil güney cephesindeki hareketliliğini arttırdı.

Bundan yaklaşık bir ay önce kuzeyden birliklerin doğuya kaydırıldığı aşamada Rusya Genelkurmay Başkanlığı yetkilisi savaşın birinci safhasının tamamlandığını açıkladı

( https://www.bloomberght.com/rusya-ukrayna-daki-operasyonun-birinci-etabi-tamamlandi-2302546h-) Kuzeyde askeri hareketliliğe böylece ara verilmiş oldu. Diğer yandan, başta Kiev olmak üzere kuzeydeki çeşitli merkezler Rusya’nın füze saldırılarının hedefi  olmaya devam etti.

Askeri yetkililerinin beyanları doğru kabul edildiğinde Rusya’nın, Ukrayna’da uyguladığı savaş stratejisinin birkaç safhaya dayandığı veya sahada karşılaştığı direniş ve koşullar ışığında bu stratejide uyarlamaya gitme gereksinimi duyduğu anlaşıldı. Bundan sonraki safhaların ne yön ve kapsamda ilerleyeceğine hep beraber tanık olacağız.

İKİNCİ SAFHADA İLK ŞOK-MOSKVA BATTI

Mariupol’de Rusya’nın askeri baskısı artarken belki de hiç ummadığı bir gelişme oldu: Rus Karadeniz filosunun sancak gemisi Moskva, Odesa’nın altmış mil açığındayken Ukrayna’nın Neptün füzelerinin hedefi oldu ve battı (https://www.bbc.com/news/world-europe-61114843).

Savaşın ilk günlerinde yürütülen harekata denizden önemli katkı sağlayan Moskva’nın batırılması Rusya için büyük bir travma ve savaşın ikinci safhasının birinci kırılması oldu.

Moskva, II. Dünya Savaşından bu yana ‘düşman’ tarafından batırılan en büyük savaş gemisiydi. Yakın geçmişte (1982)  benzer bir Arjantin savaş gemisinin (General Belgrano), İngiltere ile Arjantin arasında patlak veren Falklands savaşı sırasında batırıldığını anımsıyoruz (https://www.bbc.com/news/av/uk-17926365) .

Kendisine kıyasla daha az askeri imkan ve kabiliyete sahip Ukrayna’nın Moskva gemisini batırması bir yandan Ukrayna direnişinin moral-motivasyonunu yükseltti, diğer yandan Rusya’nın yenilmez sanılan savaş makinasının çeşitli sahalarda esasen gözlenen yetersizliklerine yeni bir halka ekledi. Batının Ukrayna’ya askeri desteğini daha da arttırması için teşvik oluşturdu.

Bu şok eden gelişme üzerine Rusya’nın Karadeniz’in kuzeyinde konuşlu savaş gemilerini olası füze saldırılarından korumak amacıyla güneye kaydırmaya başladığı görüldü. Dolayısıyla, kuzey cephede daha önce sahada ortaya çıkan sınamalar karşısında karada yeniden gruplandırmaya giden Rusya, Moskva hadisesi ertesinde bu kere denizde yeniden tertiplenme uygulamasına gitmek zorunda kaldı (https://www.haberturk.com/pentagon-rusya-karadeniz-deki-gemilerini-guneye-cekti-3408936).

UMULANIN TERSİ: FİNLANDİYA VE İSVEÇ NATO ÜYELİĞİ YOLUNDA

Savaş tüm gücüyle sürerken Rusya ile Ukrayna arasında başlayan barış görüşmeleri sırasında Zelensky’nin, Ukrayna’nın NATO üyeliği fikrinden uzaklaşmasına karşılık AB’ye üye olmayı hedeflediğini ortaya koyan çeşitli beyanları oldu.

Ukrayna’nın NATO üyeliğini kendisi için varoluşsal bir tehdit olarak gören Rusya, 2021 Aralık ayında ABD ve NATO’ya ilettiği anlaşma taslaklarında da yer bulan Ukrayna’nın tarafsız kalması koşulunun pratikte olumlu yankı bulmasından herhalde memnuniyet duydu. Ancak bu memnuniyeti, 1945’ten bugüne değin herhangi bir askeri bloğa dahil olmamayı güvenlik politikalarında esas edinen, dolayısıyla tarafsız statülerini koruyan  Finlandiya ve İsveç’in İttifaka üye olma hazırlıklarını hızlandırmalarıyla kursağında kaldı (https://www.defensenews.com/global/europe/2022/04/14/finland-and-sweden-pursue-unlinked-nato-membership/).

Finlandiya Başbakanı, muhtemelen 2022 Mayıs’ında üyelik için NATO’ya başvuracaklarını açıkladı (https://www.bbc.com/news/world-europe-61093302). Buna paralel olarak İsveç Başbakanı, 2022 Haziran ayı sonunda, diğer bir anlatımla, NATO Madrid Zirvesinin hemen ertesinde ülkesinin NATO’ya üyelik için başvuracağının işaretini verdi ( https://www.thelocal.se/20220413/swedens-social-democrats-could-decide-on-nato-on-may-24th-report/).  NATO bünyesindeki atmosfer de Ukrayna’daki savaşın ortaya çıkardığı tablo karşısında her iki ülkenin üyeliğe kabulü için yeterince olgun.

Ukrayna’da başlattıkları savaşın doğrudan bir sonucu olan bu tablo Rusya’nın izlediği strateji bağlamında  ikinci bir kırılma noktası oluşturdu. Sözkonusu  iki ülkenin NATO üyesi olmasıyla 2004 yılından beri gerçekleşen genişleme sürecinde (Karadağ ve Kuzey Makedonya’nın üyelikleri) Rusya hemen yanıbaşında iki yeni NATO üyesine doğrudan komşu olacak. Bu da bölgedeki güvenlik denkleminde  Rusya’nın planlarını altüst edecek kritik bir gelişme olarak kayıtlara geçecek. Başlattığı savaşın kendi güvenliği açısından önemli kayıplarından birini oluşturacak. NATO, Ukrayna üzerinden değil, Finlandiya ve İsveç üyelikleri aracılığıyla Rusya’ya daha fazla yanaşacak (https://edam.org.tr/finlandiya-ve-isvecin-natoya-olasi-uyelik-basvurulari-ve-turkiyenin-tutumu/).     

Finlandiya ve İsveç’in NATO üyesi olmayı hedefledikleri açıklamaları karşısında Rusya eski devlet başkanı Medvedev, Rusya’nın davranış örgüsünün artık alamet-i farikası haline gelen bir söylem doğrultusunda bu üyelikler gerçekleşirse Rusya dışında olup, Rusya’nın  egemen topraklarına dahil  Kaliningrad eksklavında nükleer kuvvetler de konuşlandıracaklarını, bunun yanısıra Baltık denizindeki askeri mevcudiyetlerini arttıracaklarını açıkladı (https://www.reuters.com/world/europe/russia-warns-baltic-nuclear-deployment-if-nato-admits-sweden-finland-2022-04-14/).    Medvedev daha önce de Batının Ukrayna’ya  askeri teçhizat ve ekipman desteğini arttırması durumunda 2021 Şubat ayında ABD ‘yle stratejik nükleer kuvvetlere dair Yeni START Antlaşmasına son vermeyi düşünebileceklerini dile getirdi (https://www.dailysabah.com/world/europe/russia-may-withdraw-from-nuclear-arms-pact-with-us-medvedev).

Aslına bakılacak olursa Rusya’nın Kaliningrad bölgesinde zaten nükleer başlık taşımaya da uygun füze sistemleri-örneğin İskander- zaten mevcut. ( https://www.theguardian.com/world/2016/oct/08/russia-confirms-deployment-of-nuclear-capable-missiles-to-kaliningrad).  

ZELENSKY’NİN SANAL TURLARI

Rusya-Ukrayna savaşı yeni nesil savaşın hemen hemen tüm semptomlarını açığa çıkardı. Savaş sadece hasım askeri güçlerin cephede karşı karşıya gelmeleriyle sınırlı kalmadı. Her gün propaganda, enformasyon-dezenformasyon, hibrit ve siber alanlarda süren çatışmalara, konvansiyonel olmayan uygulamalara tanık oluyoruz.

Zelensky ve ekibi, yeni nesil savaş bileşenlerini ülkesi lehine kullanmakta maharet sergiliyor. Sanal olanaklardan da yararlanarak BM dahil çeşitli ülke parlamentolarına hitap ediyor. Destek arayışını kesintisiz sürdürüyor. Bunda başarı da sağlıyor. Bir yandan sağlanan her türlü  destek için teşekkürlerini bildirirken, diğer yandan bu desteğin yeterli olmadığını ve Ukrayna’nın yenilgiye uğramasının sorumluluğunun sadece Ukrayna’ya ait olmayacağını vurgulamaktan geri durmuyor.

Türkiye’nin stratejik  ortağı olarak henüz TBMM’ye hitap etmedi. Diğer yandan, Yunan parlamentosuna sanal ortamda yaptığı açıklamada, geçmiş tarihimiz açısından hassasiyete neden olacak bir tarzda Ukrayna’nın bağımsızlığı ve egemenliğinin öneminden sözederken Osmanlı döneminde Odesa’da kurulan, binlerce Türkün ölümünden sorumlu ‘Filiki Eterya’ örgütünü övmesi dikkatlerden kaçmadı(https://www.sondakika.com/dunya/haber-zelenski-turkleri-kilictan-geciren-orgutu-ovdu-14854540/).

Sahada Rusya’nın ağır baskısına maruz kalan bir ülkenin devlet başkanı olarak çağımızın iletişim araçlarından en az Rusya kadar faydalanmakta ve genel atmosferin ülkesi lehine tecelli etmesi için başarılı bir performans sergilemekte.

UKRAYNA’DA SAVAŞ ÇİN’DE SANCI

Putin’in Ukrayna’da savaşı başlatmadan evvel Pekin Kış Olimpiyatları münasebetiyle ziyaret ettiği Çin’de Xi Jingpin’le 4 Şubat’ta imzaladığı  Ortak Bildiri ( http://en.kremlin.ru/supplement/5770) küresel gündeme oturdu. İki ülke lideri bu kere ortaklaşa olarak mevcut uluslararası düzene meydan okudu. Çok kutuplu bir küresel yapılanmanın artık hayatın bir gerçeği olarak kabul edilmesinin önemini vurguladı.

Rusya açısından bakıldığında bu ülke Ukrayna’da savaş başlatmadan önce, deyim yerindeyse,  geri bölgesini sağlama aldı. Gerekli koşullar ortaya çıktığında Çin’in desteğini almayı hesapladı. Öte yandan, Rusya’nın evdeki hesabının çarşıya tam da uymadığı görüldü.

Ukrayna savaşı dolayısıyla Rusya’nın kınanması BMGK’de ele alındığında Rusya karar tasarısını veto etti. Çin ise çekimser kaldı. Konu BM Genel Kurul’una geldiğinde Çin, Hindistan’la birlikte yine çekimser kalmayı yeğledi.

Krizin tırmandığı ve sıcak çatışmayla sonuçlandığı süreç boyunca Çin’in diyalog yoluyla barışçıl bir çözümü öncelediğine ve Rusya’yı karşısına almayan bir yol izlediğine tanık olundu. Bu bağlamda savaş başladıktan sonra özellikle ABD’nin, Rusya’ya destek sağlamaması için Çin’e yönelik baskı uyguladığı görüldü.

Dünya ekonomisiyle bütünleşmiş, Rusya’ya kıyasla çok farklı bir ekonomi-ticaret yapısı ve ağları bulunan Çin’in, savaşın sürmesinden, dolayısıyla küresel ticaretin ve tedarik zincirlerinin bundan zarar görmesinden mutlu olduğunu öne sürmek mümkün değil. Bu itibarla, bugüne değin Çin’in Rusya’ya açık destek verdiğine tanık olunmadı.

Ukrayna’daki savaş nedeniyle Çin diplomasinin, ulusal çıkarlarını gözetecek yönde sancılı bir döneme girdiği ve  ikircikli bir tutum izlemekte olduğu gözlenmekte. Uluslararası hukuku çiğneyen, güç kullanmak suretiyle bağımsız ve egemen bir ülkenin toprak bütünlüğünü hedef alan bir ülkenin tarafında yer almak Çin’in uluslararası ilişkileri bütününde ve savunageldiği ilkeler bağlamında olumlu karşılanacak bir tutum değil. Dolayısıyla, Rusya’nın yanında yer aldığı görüntüsünü vermekten olabildiğince uzak duruyor.

Batılı ülkelerin Çin’den beklentisi ise, bir yandan Rusya’ya destek vermemesi, diğer yandan savaşın barışçıl bir çözüm temelinde sona ermesinde anlamlı bir rol üstlenmesi. Hem kendi ulusal politikası, hem derin ticari ağlara ve yatırımlara sahip olduğu Batı dünyasının beklentileri ışığında Çin’in bir ölçüde köşeye sıkıştığı söylenebilir. Bu açıdan bakıldığında Rusya-Çin ilişkilerinin savaş sonrası dönemde nereye evrilebileceğinin yakından mercek altında tutulmasında fayda var.

KÜRESEL DÜZENİN SEYİR DEFTERİ VE TÜRKİYE

Ukrayna’da Rusya’nın 24  Şubat 2022 tarihinde başlattığı savaş, uzunca bir süredir ayak sesleri duyulan yeni bir küresel dönem arayışı sürecinde unutulmayacak bir dönüm noktası olarak tarihe geçecek. İki mi, üçlü mü, çoklu mu kutup tartışmaları ve buna dair analizler uzun vadede gündemde canlı olarak kalacak. Ekonomide, finans ve para dünyasında, diplomaside, güvenlik ve savunma alanında yeniden tesis olunması zorunlu hale gelen farklı bir uluslararası sistemin doğum sancıları her geçen gün artacak.

Türkiye’nin kuzey kuşağındaki dengeler, belki de sınırlar değişecek, bölgesel konumu küresel boyutlarıyla birlikte bu kökten değişikliklerin etkisi altında kalacak. Karadeniz’in kuzeyine döşenen ve İstanbul Boğazına kadar inen ‘serseri mayınlar’, mecazi anlamda ve öncelikle, güvenlik ve savunma yönleri başta olmak üzere daha geniş bir yelpazede ülke gündemini sarsmaya devam edecek.

Ukrayna’da süregiden savaşın yansımaları sadece jeopolitik-jeostratejik anlamda değil, çağdaş demokrasilerin dayandığı değerler ile bunların karşısındaki otokratik düzenler arasında dışa şimdikinden daha fazla vuracak. Artık mücadele ideolojiler arasında değil, değerler karşıtlığı üzerinde yükselecek. Bu jeokültürel mücadeleye hazırlıklı olunmasında yarar görülmeli.

Yeni küresel sistemin yapısının, yönünün ve  kapsamının şekillendiği süreçte başta Avrupa olmak üzere dünya pazarlarıyla bütünleşmiş, an itibariyle sıkışmış bir ekonomiye sahip  Türkiye’nin önündeki manevra alanının kısıtlanması sürpriz oluşturmayacak. Bu alan aslında geçmiş iki yıla kıyasla daralmış bulunuyor.

Etrafımızdaki ateş çemberinin kıskacında sağlam ve yerleşik kurallara dayalı kurumsal bir yapıya, güçlü ve yaygın çoğulcu demokrasiye, bireysel özgürlüklere ve hukuk devleti normlarına sıkı sıkıya sarılmayan bir anlayışın Türkiye’yi daha fazla otokratik düzen ve yapılanmalar içine  sürükleme riski olanca ağırlığıyla kendini hissettirecek.